-
TELGRAF!
Abidin, yemeÄŸini yemiÅŸ, televizyon karşısına geçmiÅŸti. Çayının ikinci yudumunu almıştı ki “bir teselli ver” melodili telefonu aheste aheste çaldı.
—İyi akÅŸamlar Abidin!
—İyi akÅŸamlar amca, nasılsın?
—Sana küstüm Abidin,
—Neden amca?
—Düğüne gelmedin hadi neyse ama bir telgrafta mı çekemezdin? Oysa senin üzerinde o kadar hakkım vardı!
—Nasıl olur amca ben telgraf çektim, gözünüz aydın olsun dedim.
—Yol uzun ondan mı gelmedi Abidin? Bırak kafa bulmayı, biz düğünü yapalı üç ay oldu.
—Amca ben telgraf çektim, yemin ederim inan bana.
—İyi neyse hadi selam söyle çocuklara da görüşürüz.
Telefon kapanmıştı.
Abidin biraz şaşkın, biraz üzgün.
Sabah saat 9.00 da Abidin, PTT ‘de.
—Memure hanım ben üç ay önce Almanya’ya telgraf çektim ulaÅŸmamış.
—Acele etmeyin beyefendi ulaşır.
—Hasbinallah.
—Efendim.
—Efendiniz hangi odada?
—Müdür muavini karşı odada?
— Muavin bey! Bir maruzatım olacak?
—Evet!
— Ben üç ay önce Almanya’ya telgraf çektim ulaÅŸmamış.
—Almanya PTT si iyi çalışmıyor ne yazık ki ondandır.
—Hiç sanmıyorum muavin bey bence hata sizdedir.
—KardeÅŸim sen bizim PTT yi küçük mü görüyorsun? Yani sen Devletin PTT sinin manevi ÅŸahsiyetini tahkir ve tezyif ederken elin gâvuru Alman PTT sini mi övüyorsun. Bu ne gâvur hayranlığı kardeÅŸim. Tabi AB diye diye bu hale soktular sizi.
—Muavin bey telgrafımın akıbetini merak ediyorum.
—Git kardeÅŸim Müdür beye ilet derdini.
—Müdür bey! Bir maruzatım vardı.
—Hmmm, nedir?
— Ben üç ay önce Almanya’ya telgraf çektim ulaÅŸmamış.
—Eeee,
—Akıbetini öğrenmek istiyorum.
—Dilekçeyle baÅŸvurun. Dilekçesiz iÅŸlem yapmıyoruz.
—Ben bu ülkede yaşıyorum müdürüm, bilirim tabi, buyurun dilekçem hazır.
Müdür hoşnutsuz bir yüz ifadesi ile çattık belaya bakışı atarak, dilekçeyi gönülsüzce havale etti.
—Kalem odasına götürün.
Abidin bekliyordu.
Müdür:
—Neden bekliyorsunuz?
—Müdürüm, benim bu dilekçeyi sakın ola iÅŸlemsiz bırakıyım, sumen altı yapıyım demeyin. Sizi uyarıyorum. Ben hemen her gün dilekçemin akıbetini sorarım. Bıkar diye de sakın düşünmeyin her gün sizi izliyor olacağım.
Deyerek oradan ayrıldı.
Müdür iki elini yanlarına açarak, ya sabır çekti. Ama hiç ihtimal de vermiyordu. Çok görmüştü böylelerini. Bıkardı nasılsa.
PTT, Abidin’in iÅŸ yerine giden yolun üzerindeydi. Hep önünden geçerdi. Bu nedenle de her sabah PTT ye uÄŸruyor müdüre selam veriyor, dilekçenin akıbetini soruyordu. Abidin müdüre, kendisinin ast düzey de bir memur olduÄŸunu, bürokrasinin kendisini yıldırdığını daha tarihin yazmadığını tekrar ediyordu her geliÅŸinde. Müdür artık sabah akÅŸam uÄŸrayan Abidin’e inanmıştı. Bir sabah uÄŸradığında müdür;
—Müjde Abidin Bey, bakanlıktan müfettiÅŸ geldi. Sizin ÅŸikâyetiniz üzerinde çalışıyor.
Abidin hemen müfettişin yanına giderek, kendisini tanıttı. Müfettişle bir süre sohbet ettiler. O günden sonra da yaklaşık bir ay süreyle her sabah müfettişin yanına uğrayıp sabah çayını içti. Müfettiş harıl harıl çalışıyor ancak bir türlü telgrafın akıbetini bulamıyordu.
Bir ayın sonunda müfettiÅŸ Abidin’e araÅŸtırmasının bittiÄŸini ve bir sonuç alamadığını bu nedenle UlaÅŸtırma bakanlığına durumu yazdığını bir kez de baÅŸkentten araÅŸtırılacağını belirterek vedalaÅŸtı. Abidin müfettiÅŸe veda ederken;
—MüfettiÅŸ bey, Almanya PTT sine telgraf gitseydi kesin yerine ulaşırdı. Sorun bizim PTT de dedi.
Müfettiş bey dudağını bükerek ayrıldı.
Aradan tam üç ay daha geçti. Ama Abidin, her sabah mesaiye giderken ve hatta bazen akşam mesaiden dönerken müdüre uğrayıp, telgrafın akıbetini soruyordu. Müdüre artık gına gelmiş, nerdeyse bu adamın suratını görmemek için tayin isteyeceğim diyordu.
Müdür, bunları düşünürken, Başkentten beklenen cevap geldi.
“Sayın Abidin’in çektiÄŸi telgraf, uluslar arası olduÄŸu için çekilen birimden merkeze gelmiÅŸ, ancak merkezden yurtdışına çekilmesi sehven ika olunmamıştır. PTT tüzüğünün 78/9b maddesi uyarınca ilgiliye telgraf çekme ücretinin derhal iadesi için gereÄŸi rica olunur.”
Abidin’in “bir teselli ver” melodisi çalan cep telefonu dertli dertli çaldı.
—Abidin bey, ben PTT müdürü Sami, dilekçenize cevap geldi. Telgrafınızı merkez Almanya’ya göndermeyi ihmal etmiÅŸ. Bir zahmet veznemize uÄŸrayarak telgraf bedelini iade alabilirsiniz.
Abidin:
—Müdür bey, ben zaten size demiÅŸtim, kusur kesin sizdedir diye. Öte yandan, telgrafın bedelini almak için de PTT ye gelemem. O kadar yolu geleceÄŸim, parayı alacağım, nasıl olur bu? Böyle bir hizmet anlayışını kabul etmiyorum.
—İyi ama her gün gelirdiniz önceden,
—Dün dündür bu gün bugün müdürüm. Parayı konutta ödemeli göndermeniz gerekir. Aksi halde hukuksal yollara baÅŸvuracağımdan emin olabilirsiniz. Ayrıca zaten parayı ihtirazi kayıtla alacağım, maddi ve manevi tazminat haklarımı da saklı tutacağım!
Müdür bitkin bir ses tonuyla,
—Pekâlâ, evinize göndereceÄŸim parayı, hoşçakalın.
Abidin, bir zaferi daha kazanmış komutan edasıyla pis pis sırıtarak telefonu kapattı.
BİTTİ
-
8. Hukuk Dairesi 2005/2972 E, 2005/3450 K.
HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE
KESİN HÜKÜM
"İçtihat Metni"
Hakkı ile Ayşe ve müşterekleri, Hazine ve Devrek Belediye Başkanlığı aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair Devrek Asliye Hukuk Hâkimliğinden verilen 21.10.2002 gün ve 162/539 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı vekili, vekil edenine ait ev ve arsasının üzerinde yer aldığı taşınmaz bölümünün davalılara ait 90 ada 17 parsel içerisinde tespit ve tescil edildiğini açıklayarak satın alma ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetlik nedeniyle bu yere ait tapu kaydının iptali ile vekil edeni adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hazine vekili ile Devrek Belediye Başkanlığı vekili, husumet nedeniyle, bir kısım davalı gerçek kişilerin vekili ise kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.
Mahkemece, kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, satın alma ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescil davasıdır.
Bu tür uyuşmazlıklarda, davanın kayıt maliki/maliklerine karşı açılması gerekir. Kayıt malikleri yanında Hazine ve Belediyeye davanın yöneltilmesine gerek bulunmamaktadır. Hazine ve Belediye hakkındaki davanın husumet yokluğu sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken bu konuda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş olması doğru değil ise de, hüküm redde ilişkin olup sonucu itibariyle doğru görülmüştür.
Mahkemece Devrek Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.05.1997 gün 714/231 esas ve karar sayılı hükmü kesin hüküm kabul edilerek bu sebeple davanın reddine karar verilmiştir. Bu hüküm taraflara tebliğ edilmediği için kesinleşmemiştir. Bu nedenle, şeklen kesin hüküm olarak gözüken bu hükmün HUMK.nun 237.maddesi hükmü uyarınca kesin hüküm kabul edilerek bu sebeple davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Ne var ki; dava konusu parsele ait kadastro tutanağı 27.05.1987 tarihinde kesinleşmiştir. Davada tespitten önceki sebebe dayanıldığına ve tespitin kesinleştiği tarihten davanın açıldığı 21.04.1999 tarihine kadar 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3.maddesinde belirtilen on yıllık hak düşürücü süre geçmiş bulunmaktadır. Hak düşürücü süre ile kesin hükmün aynı davada birleşmesi halinde öncelikle hak düşürücü sürenin göz önünde tutulması gerekir. Bu süre olumsuz dava koşulu olup, gerçekleşmesi halinde işin esasına girilmeksizin öncelikle davanın bu nedenle reddine karar verilmesi gerekir. Somut olayda; hak düşürücü süre gerçekleşmiş bulunduğuna göre davanın reddi bu sebep bakımından sonucu itibariyle doğru olmaktadır. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının açıklanan nedenle reddi ile sonucu itibariyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA ve aşağıda dökümü yazılı 11.20 YTL onama harcının peşin harçtan mahsubu ile artan 0,80 YTL'nın istek halinde temyiz edene iadesine 02.05.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
-
ÖLENİN TASARRUFLARININ İPTALİ
TENKİS - MİRASTA GERİ VERME
Bir kimsenin, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmaz malı hakkında Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hak ki çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve ilgili bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler. Bu dava hakkı, geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmaz.
818 s. BK m. 18
743 s. MK m. 507/4, 508, 603, 500
Bir kinsenin; mirascısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla; tapu sicilinde kayıtlı taşınmaZ malını, gerçekte bagışlamak istediği halde, Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların, tenkis ya da mirasta iade dayası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyebilip isteyemiyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının, Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay İkinci Hukuk Dairesinin 22/12/1964 gün 6411 esas ve 6298 karar sayılı ve 1/10/1973 gün 528 esas 5437 karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 415/1960 gün 2/24 esas ve 24 karar sayılı ve 21/2/1968 gün 2/1510 esas 99 karar sayılı kararları arasında içtihad aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihatların Birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiği, İkinci Hukuk Dairesi Başkanı tarafından Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilmesi üzerine, Yargıtay Kanununun 20. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiğine karar vermiş olduğundan Yargıtay Birinci Başkanlığınca Yargıtay Kanununun 13. ve 19/7 maddeleri uyarınca Büyük Genel Kurulunun 1/3/1974 günü saat 9.00 da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda İkinci Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulunun söz konusu kararları arasında içtihad aykırılığı bulunduğuna oybirliğiyle karar verilmiş ise de, konunun esası bakımından bir görüş doğrultusunda üçte iki oy çoğunluğu elde edilemediği için Birinci Başkanlıkça uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 1/4/1974 günü saat 9.00 de yapılarak konu görüşülmüştür.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarında; mirasçıyı miras hakkından yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı, saklı pay sahibi olsun yada olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve miras ta iade ile ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi kararlarında ise, böyle bir dava hakkı tanımamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanunun 507. maddesinin 4. fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanunun 503. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda konu, sadece sevkedildiği olayda sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin Tapu Sicilinde kayıtlı olan taşınmaz malın, görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayıyla sınırlandırılmıştır.
Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kuruluyla İkinci Hukuk Dairesi kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki, görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının isbatı ve ispatı biçimi, İçtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.
Gerek İkinci Hukuk Dairesi Başkanlığının düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında, Hukuk Genel Kurulu Kararlarına karşı ileri sürü] en görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır:
- Borçlar Kanununun 18. maddesinde yer alan akdin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanunun 507/4. maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı, ayrı ayrı hukuksal müesseselerdir. Bir akitten doğan hukuk bağı, yalnız o aktin taraflarını ve onların külli haleflerini bağlar. Bir aktin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akte dayanarak onlar arasında doğan hukuk bağını açacağı davaya dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da kül halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayrık halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra İflas Kanununun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri).
b- Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysa 'ki, Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü, genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni Kanunun 507/4. maddesi hükmü çevresinden çizilmek gerekir.
c- Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi; o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer alınmıştır. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olamıyacağına göre 507/4. maddesinin muvazaayla ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.
d- Medeni Kanın un 507/4. maddesinin dayanağı, ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdirde bu ilke zedelenmiş olur.
e- Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli akdin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrultusuna 7/10/1953 gün 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında yer alan gerekçedir. Oysa ki, gizli akit şekle bağlı olsa dahi 11 geçerlidir. Nitekim 27/3/1957 gün ve 12/2 sayılı şuf'a ile ilgili İçtihadı Birleştirme kararı ile bu görüş benimsenmemiştir.
f- Gerçekte mirascının bağışlamak istediği taşınmazını, Tapu Memuru onunde satmış gibi ifade eden kişinin bu davranışı Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o tasınmazı iadeden ayrık tutmak istedigi anlamına gelır.
Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile Medeni Kanunun 507/4. maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni Kanunun 5. maddesi hükmünce sözleşmelerin doğumuna, hükümlerine ve sükütu nedenlerine ilişkin olup Borçlar kısmında yer alan genel kuralların Medeni hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. 0 halde Borçlar Kanununun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.
Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme de yer verilmemiştir. Medeni Kanunun 507/4. maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarda denildiği üzere, her iki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlenmiş olması karşısında sorunun 1 aşka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. 0 halde Borçlar Kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.
Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef değil, doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açmak hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı, miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemiyle çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre Federal Mahkemesi de kararlı içtihadlarıyla konuyu bu doğrultuda çözüme bağlamıştır.
Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akti geçerli olacağından mirasçının Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli aktin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur. İçtihadı Birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli aktin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü Tapu Memuru önünde açıklanan irade, bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarılması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin resmi işlemin gizli akti de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesinin kararlı içtihadları ve yerli ve yabancı bilimsel hakim görüşler de bu dogrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 7/10/1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında bu temel gorüş benimsemiştir. Sonradan çıkarılan 27/3/1957 gun ve 12/2 sayılı İctihadı Birleştirme kararı ise, suf'a ile ilgilidır. Görüşmeler sırasında ileri sürüldüğü gibi bu karar, 1953 günlü İçtihadı Birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27/3/1957 günlü İçtihadı Birleştirme Kararında: Şuf'a yükümlüsü taşınmaz sahibinin yaptığı satış akdinin, aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve isbatlandığı takdirde şuf'a hakkının var sayılamıyacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olacağından taşınmaz şuf'a yükümlüsüne geri döner ki, şuf'a hakkı bakımından sonucun değişmiyeceği doğaldır.
Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının, Medeni Kanunun 507/4. maddesinin uygulanmasına yer bırakmıyacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü Medeni Kanunun 507/4. maddesindeki dava hakkı, aslında geçerli işlemler için tanınmış bir dava hakkıdır. Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkı ise, işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır; onun içindir ki, Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunulan kimse korunmuştur.
Miras hukuku, miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (Medeni Kanunun Md. 499 ve 500.). Ölenin son arzularına saygı ilkesi ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşünce de kabul edilemez.
Medeni Kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmıyacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. 13 Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi de hukukça değer taşımaz.
Bu nedenlerle Yargıtay İkinci Hukuk Dairesinin görüşünü ve o doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır.
Sonuç: Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz mali hakkında Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1/4/1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.
-
Bazan bir ortamda otururken gözlem yapmayı çok seviyorum. Bu gibi durumlarda hemen hemen hiç konuşmam genellikle kafamı sallarım. Can kulağıyla dinlediğim imajını veririm. İnsanlar günlük olarak ne konuşurlar, iki kişi bir araya gelince ne konuşur. Üç kişi, beş kişi ne konuşur?
Dikkatimi çeken en önemli husus; Tenkit ! İnsanlar, hiçbir ölçüye dikkat etmeden genellikle tartmadan, tenkitte sınır tanımayabiliyorlar. Başkasını eleştirmek, onu değerlendirmeye tabi tutmanın psikolojik bir açıklaması olmalı. Bu sırada insan ne hisseder? Ne gibi duygularını tatmin eder?
Tenkit etme isteği, kimi insanlarda tutkulu bir arzuya dönüşmüştür. Tenkit ederken, öncelikle kendisinin kusursuzluğunu veya en azından tenkit ettiği kişideki kusurların kendisinde olmadığını kabul ederek başkalarına da duyuruyor. Kusursuzluk isteği insanda erişilmek istenen en müthiş arzudur. İnsan nefsinin kesinlikle ulaşmak istediği bir noktadır. Kusursuzlukta aradığı aslında kusursuz olan ve kendisini Yaratanla yarışmadır. Bu nefsinin dayanılmaz arzusudur.
Bu istek insanı mutsuz eder sonuçta. İnsanın gayesi, her iki cihanda mutlu olmaktır. O halde mutlu olmak için çabalamalıdır insan. Bunun için öncelikle, tenkit etme arzusunu bastırmalıdır bir şekilde insan. Aslında tenkit ettiği sırada mutlu gözükse de sonra için için karşısındakinin üzmenin rahatsızlığını yaşar hücrelerinde farkında olmadan. Hayata olumlu bakmak zor olmasına zordur ama alıştırmalıdır insan kendini olumlu bakmaya. Bunun için en azından olduğu gibi kabul etmesini bilmeli hayatı. Ara sıra gelen can sıkıntısını küçük ama önemli iyilikler yaparak atlatmanın yolunu bulmalı.Yoksa başkalarını suçlayarak bir yere varmak mümkün olmasa gerek.
Son söz; sevgi ve dostluk duygumuzu geliştirip, hayatımızı sevgiyle doldurmanın bir yolunu bulmalıyız.
-
Bazan bir ortamda otururken gözlem yapmayı çok seviyorum. Bu gibi durumlarda hemen hemen hiç konuşmam genellikle kafamı sallarım. Can kulağıyla dinlediğim imajını veririm. İnsanlar günlük olarak ne konuşurlar, iki kişi bir araya gelince ne konuşur. Üç kişi, beş kişi ne konuşur?
Dikkatimi çeken en önemli husus; Tenkit ! İnsanlar, hiçbir ölçüye dikkat etmeden genellikle tartmadan, tenkitte sınır tanımayabiliyorlar. Başkasını eleştirmek, onu değerlendirmeye tabi tutmanın psikolojik bir açıklaması olmalı. Bu sırada insan ne hisseder? Ne gibi duygularını tatmin eder?
Tenkit etme isteği, kimi insanlarda tutkulu bir arzuya dönüşmüştür. Tenkit ederken, öncelikle kendisinin kusursuzluğunu veya en azından tenkit ettiği kişideki kusurların kendisinde olmadığını kabul ederek başkalarına da duyuruyor. Kusursuzluk isteği insanda erişilmek istenen en müthiş arzudur. İnsan nefsinin kesinlikle ulaşmak istediği bir noktadır. Kusursuzlukta aradığı aslında kusursuz olan ve kendisini Yaratanla yarışmadır. Bu nefsinin dayanılmaz arzusudur.
Bu istek insanı mutsuz eder sonuçta. İnsanın gayesi, her iki cihanda mutlu olmaktır. O halde mutlu olmak için çabalamalıdır insan. Bunun için öncelikle, tenkit etme arzusunu bastırmalıdır bir şekilde insan. Aslında tenkit ettiği sırada mutlu gözükse de sonra için için karşısındakinin üzmenin rahatsızlığını yaşar hücrelerinde farkında olmadan. Hayata olumlu bakmak zor olmasına zordur ama alıştırmalıdır insan kendini olumlu bakmaya. Bunun için en azından olduğu gibi kabul etmesini bilmeli hayatı. Ara sıra gelen can sıkıntısını küçük ama önemli iyilikler yaparak atlatmanın yolunu bulmalı.Yoksa başkalarını suçlayarak bir yere varmak mümkün olmasa gerek.
Son söz; sevgi ve dostluk duygumuzu geliştirip, hayatımızı sevgiyle doldurmanın bir yolunu bulmalıyız.
-
Burada yeni üyelerimizle tanışalım.
-
hükmün geriye bırakılması sadece kovuşturması ve soruşturulması şikayete bağlı şuçlarda mı mümkün? Diğer suçlarda da mümkün mü?
-
Google, internet explorer, firefox gibi bir web tarayıcısının beta versionunu hizmete soktu.
Denediğim üzere Google chrome web browser son derece hızlı ve pratik. Çok fazla tuş veya sekme barındırmıyor.
En güzel yanı da bilgisayara herhangi bir zarar vermiyor ve diğer tarayıcılarınızın yerine geçmiyor. Siz bilgisayarınızın masaüstünden google chrome kısayoluna tıklayarak dilerseniz google chrome'u, dilerseniz internet explorer'i seçebiliyorsunuz.
Gerçekten çok hızlı deneyiniz.
Daha fazla bilgi için :
[www.googlesunrise.com]
Google chrome indirmek için :
[www.google.com]
Ayrıntılar :
www.hukuki.net
__________________