33325 Okunmayan konu: (5861 okunmayan) Kaynak: 29
HukukiNet
(3636 okunmayan)
TurkHukukSitesi
(166 okunmayan)
HukukDizinleri
(33 okunmayan)
Hukukcu
(275 okunmayan)
Mevzuat
(112 okunmayan)
Yargi
(55 okunmayan)
Avukatlar
(183 okunmayan)
HukukKitap
(1390 okunmayan)
Mevzuat (10 okunmayan)
Daire:11
Tarih:2010
Esas No:2010/14384
Karar No:2010/11776
Kaynak:Antalya 4. Asliye Ceza
İlgili Maddeler: TCK 155/1
İlgili Kavramlar: DAVADA DOĞRUDAN MADDİ ZARAR GÖRENLERİN MÜKELLEFLER OLUP ONLARINDA ŞİKAYETÇİ OLMADIKLARINDAN
Sanık hakkında; katılanın yanında çalışmasından istifade ederek, mükelleflerden SSK ve Bağ Kur primlerini yatırmak üzere aldığı paraları yatırmadığından bahisle açılıp değişen suç vasfı nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu olarak kabul edilen davada doğrudan maddi zarar görenlerin mükellefler olup onların da şikayetçi olmadıklarından bahisle kamu davasının düşürülmesi gerektiği mahkemece dosya içeriğine uygun şekilde gerekçeleri gösterilerek kabul ve takdir kılınmış olduğundan katılan vekilinin suçun sabit olduğuna yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün istem gibi ONANMASINA, 25.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Başkan Üye Üye Üye Üye 
İlgili Yargı Kararları:
Daire:1
Tarih:2010
Esas No:2010/2194
Karar No:2010/7114
Kaynak:mahkeme dosyası
İlgili Maddeler:102
İlgili Kavramlar:Cinsel saldırıda silah kullanmak
T.C
Y A R G I T A Y
BİRİNCİ CEZA DAİRESİ
Y A R G I T A Y İ L A M I
ESAS NO : 2010/2194
KARAR NO : 2010/7114
TEBLİĞNAME : 1-B/2010/62706
V. Sevim’i kasten öldürmekten, cinsel istismardan, konut dokunulmazlığını bozmaktan ve izinsiz silah taşımaktan sanık A. Deveci’nin yapılan yargılanması sonunda: Hükümlülüğüne iliÅŸkin (…) İkinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 28/09/2009 gün ve 6/237 sayılı hükmün duruÅŸmalı olarak YargıtayÂ’ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiÅŸ ve hüküm kısmen re’sen de temyize tabi bulunmuÅŸ olduÄŸundan dava dosyası C.BaÅŸsavcılığından tebliÄŸname ile Dairemize gönderilmekle; sanığın duruÅŸmaya müdafii göndermemesi nedeniyle duruÅŸmasız olarak incelendi ve aÅŸağıdaki karar tesbit edildi.
TÜRK MİLLETİ ADINA
1) Sanığın cinsel saldırı suçunu silahla işlemesi nedeniyle 5237 sayılı TCK.nun 102/3.maddesi uyarınca yarı oranında artırılması gerektiğinin gözetilmemesi, aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
2) Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık A.Deveci’nin adam öldürme, cinsel saldırı, konut dokunulmazlığını bozma, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarının sübutu kabul, oluÅŸa ve soruÅŸturma sonuçlarına uygun ÅŸekilde suçlarının niteliÄŸi tayin, cezayı azaltıcı bir sebep bulunmadığı takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiÅŸ, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde eleÅŸtiri nedeni dışında isabetsizlik görülmemiÅŸ olduÄŸundan, sanık müdafiinin adam öldürme suçunda tahrikin varlığına, cinsel saldırı ve konut dokunulmazlığını bozma suçlarında sübuta, tüm suçlar yönünden takdiri indirimin uygulanması gerektiÄŸine yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, adam öldürme suçu yönünden re’sen de temyize tabi bulunan hükümlerin tebliÄŸnamedeki düşünce gibi (ONANMASINA), 02/11/2010 gününde oybirliÄŸi ile karar verildi.

İlgili Yargı Kararları:
Daire:7
Tarih:2010
Esas No:2009/18093
Karar No:2010/14145
Kaynak:dosya
İlgili Maddeler:4926 sayılı kanuna muhalefet
İlgili Kavramlar:4926 sayılı kanuna muhalefet
T.C.
YARGITAY
7. Ceza Dairesi
Y A R G I T A Y İ L A M I
Esas No : 2009/18093
Karar No : 2010/14145
TebliÄŸname No : 7 – 2008/143873

İNCELENEN KARARIN;
MAHKEMESİ : Tercan Asliye Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 23/01/2008
NUMARASI :
SANIK :
SUÇ : 4926 sayılı kanuna muhalefet
HÜKÜM : Beraatlerine
TEMYİZ EDEN : Katılan vekili
TEBLİĞNAMEDEKİ DÜŞÜNCE : Red
Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü;
Kararın niteliğine, suçun oluşması halinde gerektirdiği cezanın nevi ve miktarına göre, 21 Temmuz 2004 gün ve 25529 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5219 sayılı kanunun 3/B ve 2/A-c madde fıkraları ile değişik 1412 sayılı CMUK.nun 305/2 maddesi uyarınca hükmün temyizi kabil bulunmadığından 1412 sayılı CMUK.nun 317.maddesi uyarınca katılan vekilinin temyiz isteğinin REDDİNE, 04.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Tercan Cumhuriyet BaÅŸsavcılığının ,,,,,,,,,,,,,, tarih ve ,,,,,, esas sayılı iddianamesiyle olay günü sanıkların ayrı ayrı kullandıkları otobüslerin asker sevkiyatı yaptıklarını, Jandarmanın bu otubüslerde yaptıkları kontrollerde sanıkların ,,,,,,,,,,,,,,,,’ün kullandığı araçta ,,,,,,, bidon (… litre), Sanık ,,,,,,,,,,,,,’ün kullandığı araçta ,,,,,,,bidon (… litre), sanık ,,,,,,,,,,,,,,’nun kullandığı araçta ,,,,,,, bidon (… litre) ve sanık ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,ın kullandığı araçta ,,,,, bidon (… litre) faturasız ve irsaliyesiz motorin ele geçirildiÄŸini, ele geçirelen motorinlerden alınan numunelerin tahlil için ODTÜ petrol araÅŸtırma merkezine gönderildiÄŸi, yapılan tahlillerde motorinin TSE standartlarına uygun olduÄŸu ve sanıklara yapılan ön ödeme ihtarlarını yerine getirdikleri tespit edildiÄŸinden eylemlerine uyan 4926 sayılı kanunun 3/a-4 delaletiyle 4/a-2 ve 4/4 (ikinci cümle) maddeleri gereÄŸince cezalandırılmaları talep edilmiÅŸtir.
MAHKEMECE TÜM SANIKLARIN BERAATİNE KARAR VERİLMİŞTİR.
İlgili Yargı Kararları:

Daire:2
Tarih:2010
Esas No:2009/3823
Karar No:2010/2807
Kaynak:
İlgili Maddeler:142/1-f
İlgili Kavramlar:ELEKTİRİK HIRSIZLIĞI
Katılan kuruma abone kaydı olmayan sanığın hangi tarihten itibaren suça konu sayacın kullandığı işyerini işlettiği belirlenip elektirik sayacının gösterdiği tüketim miktarı ile kullanılan sürede tüketilmesi gereken elektirik enerjisi miktarı arasında açık bir orantısızlık olup olmadığı araştırılırak sonucuna göre , sanığın hukuki durumu değerlendirilmesi gerekirken eksik kovuşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan diğer yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı isteme aykırı olarak bozulmasına.
NOT : sanık abone kaydı olmadan ,sayaçtan geçecek şekilde elektirik kullanmış, hakkında beraat kararı verilmişti.
Benzer içtihat :
Daire:CGK
Tarih:2008
Esas No:2007/2-844
Karar No:2008/92
Kaynak:özel kaynak
İlgili Maddeler
2709 S. K. m. BAŞLANGIÇ, 3, 13, 14, 25, 26, 66) (334 S. K. m. 3, 14) (491 S. K. m. 1) (5271 S. K. m. 223) (765 S. K. m. 153, 160, 311, 312) (5237 S. K. m. 216) (2911 S. K. m. 17, 19) (5320 S. K. m.
(1412 S. K. m. 318) (2797 S. K. m. 7, 39, 40, 41) (3056 S. K. Ek m. 5, Geç. m. 2) (3713 S. K. m. 1) (2559 S. K. m. 1) (2954 S. K. m. 1) (5253 S. K. m. 1) (2820 S. K. m. 1) (625 S. K. m. 24) (Medeni ve Siyasi Haklara İliÅŸkin Milletlerarası AntlaÅŸma m. 19) (Avrupa İnsan Hakları SözleÅŸmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İliÅŸkin SözleÅŸme) m. 10) (Lozan AnlaÅŸması – Barış AntlaÅŸması m. 39) (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 19) (İnsan Hakları Danışma Kurulunun KuruluÅŸ, Görev ve İşleyiÅŸi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m. 4, 5, 6)
İlgili Kavramlar:CGK-İFADE HÜRRİYETİ-DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
ÖZET: Raporun ve basın açıklamasının düşünce açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İçeriğine ve ileri sürülen görüş ve önerilere katılmak yada bunları benimsemeyerek reddetmek olası ise de; konunun bilimsel şekilde ele alınması bir kamu görevi gereği hazırlanmış olması, içeriğinde, yasada öngörülen farklılıkları yekdiğeri aleyhine kin ve düşmanlığa sevkedecek ve kamu güvenliğine yönelik açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkaracak şiddet çağrısını içermemesi karşısında halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu unsurlarının oluşmadığının kabulü gerekir.
(2709 S. K. m. BAŞLANGIÇ, 3, 13, 14, 25, 26, 66) (334 S. K. m. 3, 14) (491 S. K. m. 1) (5271 S. K. m. 223) (765 S. K. m. 153, 160, 311, 312) (5237 S. K. m. 216) (2911 S. K. m. 17, 19) (5320 S. K. m.
(1412 S. K. m. 318) (2797 S. K. m. 7, 39, 40, 41) (3056 S. K. Ek m. 5, Geç. m. 2) (3713 S. K. m. 1) (2559 S. K. m. 1) (2954 S. K. m. 1) (5253 S. K. m. 1) (2820 S. K. m. 1) (625 S. K. m. 24) (Medeni ve Siyasi Haklara İliÅŸkin Milletlerarası AntlaÅŸma m. 19) (Avrupa İnsan Hakları SözleÅŸmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İliÅŸkin SözleÅŸme) m. 10) (Lozan AnlaÅŸması – Barış AntlaÅŸması m. 39) (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 19) (İnsan Hakları Danışma Kurulunun KuruluÅŸ, Görev ve İşleyiÅŸi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m. 4, 5, 6)
Dava: Sanıklar İ…… Ö…. K……. ve B….. O…’ın, haklarında Devletin yargı organlarını alenen aÅŸağılamak suçundan açılan kamu davasının 5271 sayılı CYY.nın 223/8 maddesi gereÄŸince düşürülmesine; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun unsurları oluÅŸmadığından beraatlarına iliÅŸkin Ankara 28. Asliye Ceza Mahkemesince 10.05.2006 gün ve 312-356 sayı ile verilen kararın, Ankara C.BaÅŸsavcısı ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.07.2007 gün ve 5222-5583 sayı ile;
1- Â…,
2- O Yer Cumhuriyet Başsavcısının her iki suça, sanıklar müdafiinin ise devletin yargı organlarını alenen aşağılama suçuna ilişkin temyizlerine gelince;
a- Â…,
Sanıklar lehine teminat getiren izin koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin kesin olarak tespiti açısından, 765 sayılı TCK.nun 160/2 madde ve fıkrası uyarınca Adalet Bakanlığından sanıklara atılı suçun takibi için izin verilip verilmediği hususunu açıkça ifade eden görüş alındıktan sonra, sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının takdir ve tayini gerekirken; Adalet Bakanlığının yukarıda belirtilen yazısının kovuşturma izni verilmemesi olarak kabulü suretiyle, kamu davasının CMK.nun 223/8. madde ve fıkrası uyarınca düşürülmesine karar verilmesi,
b- İnsan Haklarının başında yer alan düşünce-ifade özgürlüğü temelde düşüncenin korunmasını amaçlar. Sınırsız özgürlük anlayışı felsefi anlamda ileri sürülebilse de; bu görüşün, örgütlü siyasal toplumda geçerliliği bulunmamaktadır. Özgürlük sorumluluğu, gelişigüzel sorumluluk değildir. Dengenin korunması için düzenlemeye gereksinim olup, evrensel ilkeler gözetilerek ve ulusal takdir alanı da korunarak sınırlama yapılmalıdır. Bu nedenle de demokratik rejimlerde devlet, takdir alanının sınırları çizilmiş olarak, nesnel ölçü ve nedenlere dayanarak düşünce özgürlüğünü sınırlayabilir. Kuşkusuz her rejim gibi, demokratik rejimde varlığına yöneltilecek tehlikeler karşısında kendini koruma hakkına sahiptir. Öte yandan açık ve yakın tehlike oluşturan, ulusal güvenliği bozan ifadelerin yasaklanması da evrensel kurallardandır.
Gerek ulusal ve gerekse evrensel hukukta düşünce özgürlüğü ile ilgili olarak, hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi için ayrıntılı düzenlemeler bulunmaktadır. T.C Anayasasının başlangıcının 5. paragrafı, 3. maddesi gibi… Anayasanın 14. maddesinde ise, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz denmiştir.
BM Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin sözleşmenin 19/3 madde ve fıkrası ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10/2 madde ve fıkrasında da benzer hükümler vardır.
765 sayılı TCK.nun 312. maddesi de sınırlama içeren düzenlemelerden biridir. 4744 sayılı Yasa ile getirilen değişiklik gerekçesinde, Avusturya Ceza Kanunun 283. maddesi, İsviçre Ceza Kanunun 261/bis. 1881, Fransız Basın Kanunun 24/6 madde ve fıkrası, Polonya Ceza Kanunun 256, Alman Ceza Kanunun 130. maddesi ve Danimarka Ceza Kanunun 266/b maddelerindeki benzer hükümler vurgulanarak sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimse şeklinde tanımlanmıştır. Bu maddenin düzenlemesinde suçtan korunan hukuksal değer kamu düzenidir. Madde gerekçesinde, soyut tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, tahrikin somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak lazımdır açıklaması yapılmıştır. 5237 sayılı TCK.nun 216/1. madde ve fıkrasında ise, önceki yasada yeralan kamu düzeni kavramı kamu güvenliği şeklini almıştır. Kamu güvenliği, kamu düzeninin alt kategorisidir. Kamu düzeni, içeriği itibari ile değişken ve nispi olmasına karşın, yine de değişmeyen bir öz’ü içinde taşır. Bu da toplum hayatında maddi bir karışıklığın olmaması, belli bir düzenliliğin, barışın bulunması ve bu haliyle de kamu huzuru-kamu güvenliği ve kamu sağlığını içermesidir. Toplumda düzensizlik ve karışıklığın bulunmaması ve yaşamın normal, doğal akışı içinde geçtiğini belirtmek için, kamu düzeni, kavramı kullanılır. Kamu düzenini bozan eylemlerin ülke yönünden bütünsellik ve devamlılık göstermesi durumunda kamu güvenliği ile karşı karşıya geliriz. Kamu düzeni toplum hayatının huzur ve güvenlik içinde yürümesini sağlayan düzenin bir bütünüdür. Başka bir deyişle kamu düzenine karşı işlenen cürümler kamu huzur ve güvenliğini tehlikeye koyabilen suçlardandır.”
Tehlike suçu kavramının, faile ilişkin tehlikelilik haliyle ilgisi yoktur. Suçun maddi ögesi ile ilgilidir. Ceza Hukuku yalnız insan hareketinden bilfiil doğan sonuçlarla değil doğabilecek sonuçlarla da ilgilenir. Bu noktada tehlike kavramı karşımıza çıkar. Çağdaş hukukta, tehlike olasılıktan başka bir şey değildir, zarar doğurmaya elverişli tehlike, korunan hukuksal değeri bozabilecek nitelikte bulunduğu takdirde tehlike doğmuş ve buna bağlı olarak da suç oluşmuş bulunacaktır. Tehlikenin boyutu, yasal çerçevede alınması gereken önlemleri de beraberinde getirir. Kamu düzenine yönelik gerçek bir tehdidin bulunması halinde, tehlike ile orantılı zaman ve mekana ilişkin koşullar dikkate alınmak zorundadır. Kamu düzeni kavramı da toplumlara ve ülkelere ve onların yapılarına göre değişiklik gösterebilir. Milletlerin sosyal ve psikolojik şartları daima birbirinin aynı değildir. İşte burada devletlerin takdir marjı karşımıza çıkar. Devletler bunun biçimlendirilmesinde toplumsal yapılarının yanında, tarihsel geçmişlerini de gözetmek durumundadırlar. Her toplumun, kamu düzeninin korunması için farklı tedbirleri gerektiren özellikleri ve gerçekleri vardır.
765 sayılı TCK.nun 312/2 madde ve fıkrası sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir şeklinde hüküm taşımaktadır.
Bu madde ve fıkrada tanımı yapılan halk kavramı; Ceza Hukukuna göre ortak duygu, çıkar, ideoloji ve manevi değerlerin bir araya getirdiği veya aynı değerleri paylaşan insanlar grubu olarak kabul edilir.
Sosyal sınıf; toplumun yapısındaki yeri ve özelliği ile varlık kazanmış, aynı toplumsal düzeydeki bireylerin toplamından oluşan grupları kapsadığı öğreti ve içtihatlarda kabul edilmektedir. Kendiliğinden oluşmuş ancak devamlılığı bulunan ve kendi içinde organize olmamış büyük insan kategorileri de genel anlamda sosyal sınıf olarak kabul edilir.
Madde de yazılı ırk’dan genetik bakımdan şartlandırılmış, oldukça sabit olarak kuşaktan kuşağa geçen beden karakterlerinin toplamı anlaşılır.
Kutsal varlıklara bağlılık ve inanç dindir. Her din bu dinden olanlar arasında manevi bir birlik meydana getirir. Dinlerde, esaslara uygun; ancak dinin içindeki anlayış ayrılıkları mezhepleri oluşturur.
Toplumsal bilimlerde, türdeşlik ve bütünlük taşıyan, çevresindeki olanlardan seçilmiş tanımlayıcı, ölçütlerle ayırt edilen alan bölgedir. Etnik, kültürel ya da dilsel özellikler iklim ya da topografik koşullar, sınai veya kentsel gelişmişlik-yoğunluk, yönetsel birimler, ekonomik uzmanlaşma bölge tanımında özellik kazanabilir. Öğretide ise idari veya ekonomik birlik, toprak veya iklim koşullarına göre belirlenen toprak parçası bölge olarak tanımlanır.
Maddede yer alan kin bir kimseye veya bir şeye karşı duyulan ve öç almayı gerektiren şiddetli düşmanlık, garez; düşmanlık ise husumet besleyen, konuya karşı düşünerek tasarlayarak zarar vermeye, onu mağlup etmeye yönelmiş kin duygusu olarak tanımlanır.
Tahrik ise, başkalarını harekete geçirebilme imkanını ifade etmektedir. Kişiyi harekete geçirici iradesi üzerinde doğrudan doğruya psikolojik etki yapmaya yarayan bir davranış anlamındadır. Şayet açıklanan düşüncede, söylenen sözlerde (tahrik edici, harekete geçirici) bir özellik bulunuyorsa bu tahrik teşkil eder ve düşünce özgürlüğünün sınırları dışında kalır, fiilde tahrik edici özellikler saptandıktan sonra ayrıca tehlikenin yakın olması şartı aranmamalıdır. Bireyleri harekete geçirici, tahrik edici sözler ve düşünceler sadece bu özellikleri nedeniyle toplum hayatı ve düzeni bakımından tehlike teşkil eder.
Tahrik sonucu kamu güvenliğinin tehlikeye düşmesi ya da bozulması gerekmez: Tehlikenin meydana gelebilmesi yeterli sayılır. Tahrikin alenen ya da açıkça yapılması aranmaktadır. Aleniyet 765 sayılı yasanın 153/4 madde ve fıkrasında açıklanmıştır.
Fiil:
1- Matbuat vasıtasıyla veya herhangi bir propaganda vasıtasıyla;
2- Umumi veya umuma açık bir mahalde ve birden ziyade kimseler huzurunda;
3- Toplanılan mahal veya içtimaa iştirak edenlerin adedi veya toplantının mevzuu ve gayesi itibariyle hususi mahiyeti haiz olmayan bir içtimada işlenmiş olursa Ceza Kanununun tatbikinde aleni olarak işlenmiş sayılır.
Yargıtay uygulamasında aleniyet herkesin veya birçok kimsenin duyup görmesiyle değil, duyup görebilmek mümkün ve muhtemel olan yerlerde fiilin işlenmesi olarak kabul edilmektedir.
Açık ve yakın tehlike kavramı hukukumuza ilk kez Amerikan Hukukunda 4748 sayılı yasa ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasasına daha sonrada 5237 sayılı TCK.nun 216. maddesine girmiştir. Bu kavramdaki açıklık tehlikenin kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortada olmasını, yakınlık ise düşünce açıklamasında kullanılan kelimelerin somut tehlike yani zarar yaratma olasılığına yakın olmasını ifade eder. Tehlikenin açık ve yakın olup olmadığı mahkemeler tarafından saptanacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifadenin içeriğine, ifadenin açıklanmasındaki özene, yapıldığı bağlama, açıklamayı yapanın toplumdaki konumuna ve amacına, açıklamanın konusuna ya da hedef aldığı kişi veya gruba düşünce açıklamasının potansiyel etkisine, ifadeyi açıklayanın düşüncesini başka kavramlarla dile getirebilmesinin mümkün olup olmadığına, uygulanan yaptırımın oranlılığı ile potansiyel caydırıcı etkisine, yargısal korumanın etkililiğine, kısıtlanan düşüncede mahkemelerin ortaya koyduğu gerekçelere göre değerlendirme yapmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında:
Sanık B….. O…’ın İHDKÂ’nun üyesi ve bu kurulun alt kurullarından olan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonunun BaÅŸkanı, sanık İ…… Ö…. K…….Â’nun ise İHDK üyesi ve aynı kurulun suç tarihindeki baÅŸkanı olduÄŸu, İHDKÂ’nın 1.10.2004 tarihinde yaptığı toplantıda sanık B….. O… tarafından kaleme alınan raporun oylanarak oyçokluÄŸu ile kabul edildiÄŸi, ancak yapılan eleÅŸtiriler üzerine yine aynı sanık tarafından bir takım deÄŸiÅŸiklikler yapıldıktan sonra sanık İ…… Ö…. K……. tarafından baÅŸbakan yardımcısına verildiÄŸi ve bu sanığın 22.10.2004 tarihinde basın toplantısı ve ayrıca kamuoyuna bir de yazılı açıklama yapmak suretiyle raporu kamuoyuna duyurduÄŸu anlaşılmıştır.
Dava konusu raporun bir bütün halinde deÄŸerlendirilmesi yapıldığında, uzun bir çalışma süresi sonunda hazırlandığı, düşünülerek, istenilerek, bilinçli olarak yapıldığı ve gelen yoÄŸun eleÅŸtiriler sonucunda üç paragrafı çıkartılıp bazı kelimeler ve ifadeler yumuÅŸatılmışsa da önceki rapordaki öz’ün korunduÄŸu anlaşılmaktadır.
Buradaki görüş ve yorumları toplumun her katmanında yankı bulacak, irdelenecek ve insanları kaçınılmaz bir biçimde etkileyecektir. Sanıkların hukuki durumlarının, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 312/2, dava tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı TCK.nun 216/1 madde ve fıkrası kapsamında değerlendirilmesi yapıldığında;
Raporda azınlığın etnik, dilsel ve dinsel olmak üzere üç türlü olduğu, Türkiye’de ise sadece din kıstasının esas alınmış olduğundan sözedilmiştir. Azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan ve TBMM’nin yasalarla kabul ettiği Lozan antlaşmasında belirtilmiştir. Türkiye’deki azınlıklar Müslüman olmayan vatandaşlardır ve Türkiye’de bunun dışında başka bir azınlık yoktur. Yeni bir azınlık tanımının ve uygulamasının yapılması, yaratılması etnik ve kültürel çeşitliliği olan üniter devlet ve milletin bölünmezliğini tehlikeye düşürecek bir sonuca ulaşacaktır. Türkiye Cumhuriyetinde sosyal sınıf, etnik köken, ırk, dil, din ve bölge ayrımı yapılmaksızın bütün vatandaşlar yasalar önünde eşittir.
Milletin bölünmez bütünlüğü, Anayasanın 1. kısmında yer almaktadır. Millet, devleti oluşturan unsurlardan biridir. Buradaki millet ülkede yaşayan tüm vatandaşların oluşturduğu bir topluluktur. Millet sözcüğü alt kimlikleri red anlamına gelir demek; kamu düzeni, kamu güvenliği açısından tehlike yaratır. Etnik ve kültürel çeşitliliği barındıran Türkiye’de bu çeşitliliklerden bir veya birkaçı diğerleri aleyhine öne çıkartılır veya daha fazla değer verilirse barışçı toplumsal birliktelik temel değerleri yok olur. Böyle bir farklılık ayrımı yapmak toplumun bir kesimini diğer kesimi aleyhine veya halkı birbirine karşı kamu düzeni, kamu güvenliği için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik suçunu oluşturur.
Raporda, ayrıca Türk Kimliği-Üst Kimlik olarak ırk ve dinle tanımlanmaktadır. Yurt dışındaki soydaşlarımız dendiğinde Türk etnik kökenden olanlar kastedilmekte, Müslümanlar-Türk, Gayrimüslümler ise vatandaştır ve bu durum kendini Türk ırkından saymayan diğer alt kimlikleri yabancılaştırmıştır denilmektedir.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Anayasanın 3. maddesinde Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. ve 66. maddesinde Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. hükümleri yer almaktadır. Bunların açılımı devletin milli devlet olduğu ve Türk kelimesinin etnik anlamda kullanılmadığıdır. Türk milleti kavramı ırk’a, etnik kökene ve dine dayanmamaktadır. Bu Anayasal eksen karşısında; suça konu raporda Türkiye’de alt kimlik-üst kimlik ayrımı yapılmak suretiyle eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırları aşılmış, suçlama niteliği taşıyan ve kamuoyuna açıklanan rapor içeriği ile toplumsal tehlike boyutlarına ulaşılmıştır.
Bu nedenlerle sanıklara atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden mahkumiyetleri yerine yazılı şekilde beraatlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oyçokluğu ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Daire Üyelerinden H.Y. Aktan ise; Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporunun bir kısmının soruşturma konusu yapıldığı iddianame içeriğinden anlaşılmaktadır. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu ile ilgili olarak da iddianamede;
1- Raporun Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar başlıklı 2. maddesinde; yapılan azınlık tanımı karşısında Türkiye’nin ciddi sıkıntılara düştüğü ve Lozan Anlaşmasının kimi hükümlerini ihlal ettiği iddiası
2- Türkiye’de ilgili mevzuat ve uygulama başlığı altında ileri sürülen milletin bütünlüğü ilkesinin yanlış olduğu iddiası
♥- Türkiye’deki durumun temelleri başlığı altındaki kuramsal neden başlığı altında alt-üst kimlik ilişkisinde Türklük üst kimliği yerine Türkiyelilik üst kimliğin önerilmesi yönleriyle rapor soruşturma konusu yapılmıştır. denilmektedir.
765 sayılı TCK.nun 312/2 ve 5237 sayılı TCK.nun 216/1. madde-fıkralarında düzenlenen suç somut tehlike suçudur. Tehlike suçlarında yasa koyucu bir tehlike suçu koymak istiyorsa, cezalandıracağı tehlikenin korunan hukuksal yararı zarara uğratabilme iktidarında olmasını, başka bir deyişle; elverişlilik koşulunun varlığını aramalıdır ve ayrıca, hukuksal yarara karşı tehlikeyi önlemek istiyorsa; hukuksal yarara yönelen tehlikenin gerçekleşmesini, suç tipinde açıkça belirtmelidir. (Uğur Alacakaptan: Fikir ve Düşünce Özgürlüğü ve Tehlike Suçları-Çağdaş Batı Hukukunda Bu Konudaki Düşünce ve Uygulamalar Hukuk Kurultayı C.2, Ankara, 2000 s.20)
5237 sayılı TCK.nun 216. maddesinin 1. fıkrasındaki kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde ibaresi de öğretideki görüşe koşut bir düzenlemedir. Madde gerekçesinde de suçun somut tehlike suçu olduğu belirtilmiştir.
Suçun oluşması için halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhinde kin ve düşmanlığa alenen tahrik edilmesi yeterli olmayıp, bunun kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarması şeklinde yapılması gerekmektedir.
Kamu düzeninin toplumlara göre farklılık göstermesine karşın kamu güvenliğinin daha az esnek olması ve bu bağlamda kamu güvenliğinin tehlikeye düşürülmesinden, belirsiz sayıda kimseler ya da eşya bakımından temel bireysel değerlere yönelik zarar tehlikesinin doğmuş olmasının anlaşılması (Öykü Didem Aydın: YTCK Açısından Salt İfade Suç Tiplerine Eleştirel Bir Bakış, Hukuki Perspektifler Dergisi-HPD-Mayıs 2006, s.6, s.129, 136) karşısında halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunda yasallığa bu yönden de özen gösterilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle kamu güvenliğinin bozulmasının somut olgulara dayalı olarak ortaya çıkması gerekir. (İzzet Özgenç: Türk Ceza Kanunu-GAZİ-Şerhi, Ankara, 2005, 963; Mehmet Emin Artuk/Ahmet Gökçen/A.Caner Yenidünya: Ceza Hukuku-Özel Hükümler, Ankara, 2005, s.407)
Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından açık ve yakın bir tehlike oluşturduğunun saptanması zorunluluğu vardır. Tam bu noktada da halkın bir kesimi üzerinde tahrike konu eylemlerin işleneceği hususunda endişeyi haklı kılacak bir etkinin bulunması ve bu doğrultuda zarar doğmasa bile hiç olmazsa bir hareketlenmenin meydana gelmesi gerekir. Öte yandan maddedeki kin ve düşmanlık ibareleriyle birlikte düşünüldüğünde ancak, şiddet içeren ya da şiddete çağrı yapan tahrikler”in madde kapsamında değerlendirilebileceği ortaya çıkmaktadır. Nitekim öğretide de işlenen fiil neticesinde çeşitli halk kesimlerinin bir yerlerde toplanması veya bu halk kesimleri arasında bir infialin meydana gelmesi gerektiği ifade edilmiştir.(Artuk/Gökçen/Yenidünya s.407) Polisin basit müdahalesi ile önlenmesi mümkün olan girişimlerin meydana gelmesi, kamuoyunda ateşli tartışmaların doğması, belirli kesimlerin sert açıklamalarda bulunarak tepki göstermeleri, henüz bir tehlikenin doğmuş olduğunu göstermeyeceğinden kamu güvenliği de bozulmuş olmaz! (Aydın, s.131)
Düşünce özgürlüğünün demokratik toplumlardaki mutlak sınırı şiddet tir. Kurulu düzene ve düzenin kabul ettiği doğrulara aykırı ifadeler demokratik toplumda korumadan yararlanırlar. Demokratik toplumlarda düşünceyi korumak, kullanılmasına olanak vermek esastır. Düşünce özgürlüğünün ve bu bağlamda eleştiri özgürlüğünün bulunmadığı yerde yaşam, çekilmez hale gelir; ifade özgürlüğü yoksa, hayat fakirdir. (Herman Schwartz, Radikal, 23 Mart 2007, s.10) Öte yandan, bilim adamları, bilim yapar ve üretirler. Bilimde özgürlük asıldır ve eleştiri esastır. Tersine bir düşünce bilimle bir araya gelemez; bilimle birlikte düşünülemez, Bilim adamları, bilimsel- akademik birikimlerini, ulaştıkları sonuçları her zaman ve her yerde açıklayabilirler; bu da bilim adamlığı dürüstlüğünün ve zorunluluğunun gereğidir. Bilim dünyasına karşı, tarihe karşı sorumlu olmak gibi etik değerleri taşımaları nedeniyle bilim üretenlerin düşünce özgürlüğünden en geniş ölçüde yararlanmaları gerekmektedir.
Davaya konu olan Rapor kuÅŸkusuz ki resmi görüşe/-lere eleÅŸtireler getirmektedir. Entelektüel derinliÄŸi olduÄŸu da yadsınamaz; katılınmasa da düşündürücüdür. Farklı düşünenlerin – akademik ortam da dahil olmak üzere- daha farklı düşüncelerle, karşı tezlerle karşı çıkmaları doÄŸaldır ve her zaman için bu olanaklıdır.
Raporun 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesinde yazılı suç ile bir arada düşünülmesi olanaksızdır. Bireylerin anayasaya uyma yükümlülükleri, zorunlulukları mevcut ise de anayasaya aykırı düşünmelerine ve düşündüklerini açıklamalarına engel bulunmamaktadır. Özellikle belirtilmelidir ki Raporun hiçbir yerinde şiddete tahrik yoktur Şiddete tahrik, şiddete çağrının bulunmaması da suçlamayı temelsiz bırakmakta ve hiçbir şekilde ortada suç bulunmadığını göstermektedir. Rapor da TCK.nun 216/1. maddesindeki suçu aramak ve kanıtlamak olanaksız ve bu nedenle de suç olmadığını belirtmek hukuksal olarak daha kolaydır. Yasallık ilkesiyle birlikte düşünüldüğünde kamu güvenliğinin bozulmadığı, açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkmadığı açıktır.
Tanımından hareketle bakıldığında kamu güvenliğinin bozulmadığının anlaşılmasına, aynı söylemli düşünce açıklamalarının yapılagelmesine ve haklı olarak suç sayılmamasına, yargının görevinin yasaları hukuka uygun yorumlaması ve özgürlük lehine karine ilkesinin unutulmamasının gerekmesine, kaldı ki Rapor içeriğinin ayrıca bu yorumu da gerekli kılmamasına, anayasaya aykırı düşünmenin toplumsal tehlike olarak algılanmasının olanaksız ve Raporu, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yaptırıma bağlamanın normun sınırlarının özgürlükler aleyhine genişletmek anlamına geleceğine ve bu halde de suç olanla olmayan arasındaki sınırın, hoşa gidenle gitmeyen arasındaki sınıra dayanabileceğine (Türkan Yalçın Sancar: Düşünce Özgürlüğü Bir İleri İki Geri, Güncel Hukuk, Sayı.23,2005, s.33) bunun da ceza normuna işkence yapmakla eşdeğer olmasına nazaran mahkemenin yaptığı değerlendirme sonunda beraat kararı vermesinde isabet bulunması karşısında kararın onanması düşüncesiyle çoğunluğun düşüncesine katılmamaktayım. görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise 01.11.2007 gün ve 179403 sayı ile;
Sanık B….. O…’ın üyesi ve basın sözcüsü, sanık İ…… Ö…. K…….Â’nun ise baÅŸkanı olduÄŸu İnsan Hakları Danışma Kurulu bünyesindeki Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından hazırlanan Azınlık Hakları ve Kültürel Hakları Çalışma Grubu raporunun onaylanarak kabulünden sonra sanık İ…… Ö…. K……. tarafından kamuoyuna duyurulduÄŸu, daha sonra her iki sanık tarafından düzeltme yapılarak BaÅŸbakanlığa sunulduÄŸu, raporda yer alan bazı bölümlerde halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiÄŸi ve bu suretle sanıkların 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesinde düzenlenen suçu iÅŸlediÄŸi iddiasıyla kamu davası açılmıştır.
Yapılan yargılama sonucunda yerel mahkemece; Suçun unsurlarının oluşmadığı kabul edilerek sanıkların beraatine karar verilmiştir.
Ankara Cumhuriyet başsavcılığının itirazı üzerine temyiz incelemesini yapan Yüksek Daire sanıklara yüklenen suçun unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden mahkumiyetleri yerine beraatlerine karar verilmesinin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
Sanıklara isnad edilen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu o tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 312/2 ve iddianamenin düzenlendiği tarih itibariyle yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddelerinde aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.
-765 Sayılı TCK. Madde 321/2:
Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir
-5237 Sayılı TCK.madde 216/1:
Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Her iki madde de suça öngörülen ceza aynı olmakla birlikte suçun tanımı bakımından önemli farklılıklar mevcuttur. Nitekim 5237 sayılı Ceza Kanununda kamu düzeni yerine kamu güvenliği kriterlerine yer verilmiş ve ayrıca yeni bir unsur olarak da açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması koşulu getirilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında:
Sanıkların hazırlanmasına katılıp kamuoyuna açıkladıkları Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporunda:
- Azınlığın Tanımının,
- Milletin Bütünlüğü İlkesinin,
- Alt Kimlik-Üst Kimlik Konusunun,
Ele alınıp irdelendiği bölümlerde yer verilen görüş ve önerilerin halkı kin ve düşmanlığa tahrik edici nitelikte olduğu ve bu nedenle atılı suçun oluştuğu iddia olunmaktadır.
Konu 765 ve 5237 sayılı Ceza Kanunları açısından ayrı ayrı ele alınmalıdır.
Rapordaki:
Azınlık kavramının dilsel ve etnik kıstaslar da gözetilerek genişletilmesi gerektiğine, milletin bütünlüğü ilkesinin yanlış olduğuna, Türklük üst kimliği yerine, Türkiyelilik üst kimliği kavramının kabulünün daha doğru olacağına ilişkin değerlendirmeler karşısında, fiilde tahrik edici özelliklerin mevcut olduğu ve bu nedenle 765 sayılı TCK.nun 312/2. maddesinde düzen¬lenen suçun unsurlarının oluştuğu kabul edilebilir. Ancak; 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesi açısından bakıldığında aynı sonuca ulaşılması mümkün bulunmamaktadır.
Şöyle ki:
5237 sayılı Türk Ceza Kanunundaki düzenlemeye göre suçun oluşması için halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesiminin, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edilmesi yeterli olmayıp, bunun kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarması gerekmektedir.
Kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlike unsurunun neyi ifade ettiği maddenin gerekçesinde:
- Fıkra metninde; fiilin kamu güvenliğini tehlikeye düşürecek biçimde yapılması arandığı için, suç; soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılmış, somut tehlike suçu haline getirilmiştir. Bu suretle, çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilim dikkate alınmış, temel hak ve hürriyetlerin kullanım alanı genişletilmiştir. Bu düzenleme sayesinde kin ve düşmanlık ibaresinin anlamı da dikkate alındığında sadece şiddet içeren ya da şiddeti tavsiye eden tahrikler madde kapsamında değerlendirilebilecektir.
Söz konusu suçun oluşması için, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bu tehlike, somut bir tehlikedir. Bu somut tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlerken failin söz ve davranışlarının neden olduğu tehlike neticesinin gerçekleşmesi gerekir. Hakim, kullanılan ifadeler dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini, dayanak noktalarını göstermek suretiyle belirleyecektir. Bu kapsamda, kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından yakın bir tehlike oluşturduğunun tespit edilmesi gerekir. Kişinin söz ve davranışlarının, halkın bir kesimi üzerinde tahrik konusu fiillerin işleneceği hususunda duyulan endişeyi haklı kılacak bir etki oluşturması gerekir. İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında açık ve mevcut tehlike kriterinin var olması gerekir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilmekte, keza böyle bir tehlikenin somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez.- Şeklinde açıklanmıştır.
Görüldüğü gibi suç soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılıp somut tehlike suçu haline getirilmiştir. Kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike oluşturması ve bunu da somut olgulara dayalı olarak saptanması zorunludur.
Buna göre; suça konu edilen raporun içeriği ve toplumdaki yansımaları itibariyle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike”nin somut olgulara dayalı olarak varlığından sözedilemeyeceğinden;
Yerel Mahkemenin, suçun unsurlarının oluşmadığı yönündeki kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire kararının 2-b bölümünde yer alan bozma kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkemenin sanıklar hakkında, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan kurduğu beraat hükmünün onanmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan sanıklar İ…… Ö…. K……. ile B….. O… haklarında beraat kararı verilen olayda. Özel Daire çoÄŸunluÄŸu ile Yargıtay C.BaÅŸsavcılığı arasında çözümlenmesi gereken hukuki uyuÅŸmazlık, sanıklara yüklenen suçun unsurlarının oluÅŸup oluÅŸmadığının belirlenmesine iliÅŸkindir.
Ön sorun olarak görüşülen konular:
Yargıtay C.Başsavcılığınca itiraz yasa yoluna başvurulmasından sonra, dosyanın Ceza Genel Kurulunca incelenmesi aşamasında sanıklar müdafii 21.11.2007 ve 28.04.2008 günlü dilekçeler ile başvuruda bulunarak bazı taleplerde bulunduklarından, bu talepler Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınmış ve öncelikle değerlendirilmiştir.
Buna göre;
1- Sanıklar müdafii, 21.11.2007 havale tarihli dilekçe ile Ceza Genel Kurulunda işin görüşmelerine katılarak açıklamalarda bulunmak isteminde bulunmuştur.
5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Yargılamaları Usulü Yasası’nın 318; 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 7 ve 39 ile Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 12, 22, 25. maddeleri ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun müzakere usullerine ilişkin olarak süreklilik kazanan uygulama gereğince, Ceza Genel Kurulu görüşmelerinin gizli yapılmasının öngörülmüş olması karşısında, istemin kabulüne yasal olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle sanıklar müdafiinin bu isteminin reddine karar verilmesi gerekmektedir.
2- Yine sanıklar müdafii, 28.04.2008 havale tarihli dilekçe ile Ceza Genel Kurulunda işin görüşülmesi sırasında tutanak tutularak, görüşmelerden haberdar olabilmeleri bakımından kendilerine tevdiini talep etmiştir.
2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 40 ve 41 ile Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 26/3. maddeleri uyarınca, Ceza Genel Kurulunda yapılan görüşmelerin tutanakla saptanması yasal olarak olanaksızdır. Bu nedenle sanıklar müdafiinin bu isteminin de reddine karar verilmelidir.
Bu itibarla sanıklar müdafiinin yerinde olmayan istemlerinin oybirliği ile reddine karar verildikten sonra, dosyanın esasının incelenmesine geçilmiştir.
Dosyanın esasına yönelik yapılan incelemede:
1- Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun hukuki niteliği ve olayın Özeti:
A) Sanıkların olay tarihlerinde görev yaptıkları Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun hukuki niteliğinin incelenmesinde;
Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Yasa Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında 3056 sayılı Yasanın, 12.04.2001 gün ve 4624 sayılı Yasa ile değişik Ek 5. maddesine göre;
İnsan haklarına ilişkin olarak ilgili Devlet Kuruluşları arasında iletişim sağlamak ve insan haklarını kapsayan Ulusal ve uluslar arası konularda danışma organı olarak görev yapmak üzere, Başbakanın görevlendireceği bir Devlet Bakanına bağlı olarak İnsan Hakları Danışma Kurulu oluşturulması, bu kurulun üyelerinin, kamu kurum ve kuruluşları, meslek kuruluşları, insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri ve bu alanda yayınları ve çalışmaları bulunan kişiler arasından seçilecek temsilcilerden oluşturularak bu üyelerin kendi aralarından seçecekleri bir başkan başkanlığında faaliyet göstermesi ve giderlerinin de Başbakanlık bütçesinden sağlanması öngörülmüş, ayrıca aynı Yasanın geçici 2. maddesinde de; görev ve işleyişi ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi için yönetmelik çıkarılması hükme bağlanmıştır.
Anılan Yasaya bağlı olarak da 15.08.2001 günlü Resmi Gazetede, İnsan Hakları Danışma Kurulunun Kuruluş, Görev ve İşleyişi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik yayımlanmış, bu yönetmeliğin bazı maddeleri ise 20.02.2003 günlü Resmi Gazetede yayımlanan değişikliklere uğramıştır.
YönetmeliÄŸin 4. maddesinde hangi kuruluÅŸlardan kaç temsilcinin Kurula üye olarak seçilecekleri belirtilmiÅŸ olup, olay tarihinde Kurulun toplam 78 üyesinin bulunduÄŸu, sanıklar İ…… Ö…. K……. ile B….. O…’ın, YönetmeliÄŸin 4/n maddesi gereÄŸince, çalışmalarında insan hakları konularına yer veren on öğretim üyesi arasında yer alarak Kurulda görevlendirildikleri, Kurul Üyelerince yapılan seçim sonucunda İ…… Ö…. K…….Â’nun, Kurul BaÅŸkanlığına seçildiÄŸi, B….. O…’ın ise, Kurulun Üyesi ve Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubunun sözcüsü olduÄŸu anlaşılmaktadır.
Yönetmeliğin 5. maddesinde Kurulun görevleri 7 bent halinde sayılmış, (b) bendine göre; yürürlükteki mevzuatın ve yasa tasarılarının insan hakları temel ilkeleri, uluslararası belgeler ve mekanizmalarla uyumlu hale getirilmesi için uygun gördüğü konularda görüş bildirmek, idari önlemlerin alınmasını tavsiye etmek de bu görevler arasında yer almaktadır.
Yine Yönetmeliğin 6. maddesine göre Kurul; Şubat, Haziran, Ekim aylarının ilk haftasında olmak üzere yılda üç sefer düzenli olarak toplanır. Toplantı, üye tam sayısının yarıdan bir fazlası ile yapılır ve kararlar toplantıya katılanların yarısının bir fazlası ile alınır. Maddenin (k) bendine göre, ise; Kurul, çalışmalarının gerektirdiği hallerde komisyonlar ve alt komiteler kurabilir.
Gerek sanıkların savunmalarından gerekse dosya içeriğinden, 13 ayrı çalışma grubu kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu gruplardan bir tanesi de davaya konu raporu hazırlayan, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubudur.
B) Olayın gelişim süreci;
Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu, 2003 yılında çalışmaya başlamış ve 14.07.2003 tarihinde raporun ilk hali ortaya çıkmıştır.
2004 yılının Haziran toplantısında, tartışmalar doğrultusunda rapora yeni bir şekil verilmiş ve 1 Ekim tarihinde yapılan toplantıda, Kurul Üyelerinin bazılarının çekinceleri doğrultusunda raporda yer alan bazı ifadelerin değiştirilmesi kararlaştırılarak bu konuda komisyon sözcüsü Bakın Oran’a yetki verilmiş ve değiştirilecek metin beklenmeden rapor oylanarak 7 ret, 2 çekimser oya karşılık 24 kabul oyu ile kabul edilmiştir. Rapor 22 Ekim 2004 tarihinde son halini almış ve aynı gün bu haliyle İnsan Hakları Konusunda Koordinasyon görevini yürüten Başbakan Yardımcısına bir üst yazı ile sunulmuştur.
Kurul BaÅŸkanı İ…… Ö…. K……. ve Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu sözcüsü B….. O…, 1 Kasım 2004 tarihinde bir basın açıklaması yaparak raporun özetini basın mensuplarına sunmuÅŸ, ancak Kurul Üyesi de olan bazı kiÅŸilerin sözlü ve eylemli müdahaleleri sonucunda basın açıklaması yarıda kalmış, Kamu-Sen Genel Sekreteri F…… Y…. basın açıklaması metnini, sanık İ…… Ö…. K…….Â’nun elinden alarak yırtmıştır.
Daha sonra, Kurul Üyelerinden M…. A… ve Fethi Bolayır, basın açıklaması metni ve rapor metninde suç iÅŸlendiÄŸinden bahisle suç duyurusunda bulunmuÅŸlar ve sanıklar hakkında soruÅŸturma baÅŸlatılmıştır. SoruÅŸturma sonucunda yargılamaya konu kamu davası açılmış ve yapılan yargılama sonunda sanıklara yüklenen suçun unsurlarının oluÅŸmadığı kabul edilerek beraatlarına karar verilmiÅŸtir.
2- Yargılamaya konu metinler:
A) İnsan Hakları Danışma Kurulu Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu tarafından hazırlanan ve 22.10.2004 tarihinde Başbakanlığa sunulan raporun, hukuki uyuşmazlık ile ilgili bölümleri;
Anılan raporun yargılama konusu suç ile ilgili bölümleri aynen şu şekildedir:
1) DÜNYADA AZINLIK KAVRAMI VE TANIMI
Azınlık kavramı dünyada 16. yüzyıldan bugüne kullanılmaktadır. Mutlakıyetçi krallık adı verilen yönetim biçimi kurulunca ve yaklaşık aynı zaman dilimi içinde dinsel azınlıklar ortaya çıkınca (Katolik krallıklarda Protestanlar, Protestan krallıklarda Katolikler) bu azınlıkların karşılıklı olarak korunması gerekmiÅŸ ve ancak o zaman azınlık kavramı ortaya çıkmıştır. 1789′dan sonra dinsel azınlıkların yanına bir de ulusal azınlık kavramı eklenecektir.
Avrupa devletleri bu azınlıkları korumayı kendi içlerinde hallettikten sonra kendi dışlarına dönmüşler ve Osmanlı imparatorluğu içindeki gayrimüslimleri koruma ve bu sayede de Osmanlı’ya müdahale etme çabalarına girişmişlerdir. Sonuçta Avrupa ülkeleri birbirleriyle çatışmaya başlamışlar, böylece ortaya Şark Meselesi (Doğu Sorunu) çıkmıştır.
Bu uluslararası koruma çabaları önce tek taraflı koruma fermanları (ör. 1598 Nant Fermanı) ve ikili antlaÅŸmalar (ör. 1699 Karlofça AntlaÅŸması) biçiminde baÅŸlamış, 19. yüzyılda çok taraflı antlaÅŸmalar (ör. 1856 Paris AntlaÅŸması) evresine geçmiÅŸ ve nihayet 1920′de Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla uluslararası örgüt güvencesinde azınlık koruması dönemi açılmıştır. Dünya ÅŸu anda da bu evrededir ve uluslararası azınlık koruma mekanizması BirleÅŸmiÅŸ Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa BirliÄŸi, AGİT gibi kuruluÅŸların ÅŸemsiyesi altında yürümektedir.
2) TÜRKİYE’DE AZINLIK KAVRAMI, TANIMI, KÜLTÜREL HAKLAR
Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan’da bunların üçünü de kabul etmemiÅŸ ve yalnızca gayrimüslim yurttaÅŸların azınlık olduÄŸunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceÄŸini kabul ettirmiÅŸtir.
Bununla birlikte, aradan yaklaşık seksen yıl geçmiÅŸ olduÄŸu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük geliÅŸme gösterdiÄŸi için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik, 1990′dan sonra azınlık hakları hem mekan hem de nitelik olarak daha da geniÅŸlemiÅŸ ve güçlenmiÅŸtir.
Bu sıkıntılar yalnızca Lozan’ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleÅŸmelere getirdiÄŸi bir tür rezervle (çekince, ihtirazi kayıt) daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu Yorum Beyanına göre, Türkiye, Lozan’ın yanı sıra 1982 Anayasasının kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözleÅŸmelerde getirilen hakların Lozan’da kabul edilenler dışındakilere de getirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir.
Türkiye’nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz:
1) Türkiye’nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eÄŸilimlere gitgide ters düşmektedir. BM insan Hakları Komitesinin 1990′lardaki yorumundan sonra eÄŸilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eÄŸer etnik, dilsel, dinsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliÄŸinin ayrılmaz parçası sayan gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduÄŸunu kabul etmek yönündedir. Fakat, bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer.
Burada hemen belirtelim ki Avrupa BirliÄŸi’nin, Türkiye’den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaÅŸlara eÅŸit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır.
2) Türkiye Lozan’ı da gerektiÄŸi gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye’nin bu kurucu antlaÅŸmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir.
Bir kere, gayrimüslimlere getirilmiÅŸ olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diÄŸer gayrimüslimlere (ör. Süryaniler için madde 40′daki eÄŸitim hakkı) tanınmamaktadır, hem de Lozan Kesim lll’ün bu gayrimüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiÄŸi haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir.
Birinci duruma örnek olarak, basında 1936 Beyannamesi olarak ünlenen uygulama, ikinci duruma ise Lozan’ın 39/4 maddesi gösterilebilir. Bu madde, bütün TC yurttaÅŸlarına, dilediÄŸi dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası, resmi dairelerdir. Bu konuda, örneÄŸin radyo ve TV’lerde kimse istediÄŸi dilde yayın yapamadığı için 03 AÄŸustos 2002′de Üçüncü Uyum Paketi çıkartılmış, ama o da uygulanamadığı için bir de 30 Temmuz 2003′te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiÅŸtir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiÅŸtir.
Oysa, örneÄŸin Lozan 39/4 uygulansa, örneÄŸin Kürtçe yayın konusunun getirdiÄŸi ve Türkiye’yi boÅŸu boÅŸuna meÅŸgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliÄŸinden sona erecektir. Böyle bir durum, Türkiye’nin dört açıdan çok iÅŸine yarayacaktır:
1) Türkiye’nin, çok yakın bir gelecekte, zaten bir yararını görmediÄŸi Yorum Beyanından vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. Bunu AB zoruyla deÄŸil, kendi iradesiyle yapması ulusal egemenlik kavramı açısından çok önemlidir ve bu da kendi kurucu antlaÅŸması Lozan’ın hükümlerini uygulamasıyla olacaktır.
2) Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir. Buna geçiÅŸte yeni ve tartışmalı yasalar çıkarmakla uÄŸraÅŸmak yerine, Lozan’ın zaten en az anayasa deÄŸerinde olan hükümlerinin uygulandığı gerekçesini ileri sürmek devlet için büyük kolaylık saÄŸlayacaktır.
3) Türkiye’de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaÅŸlara mümkün olduÄŸu kadar geniÅŸ özgürlükler verilmesi gerektiÄŸi açıktır ve bu madde tüm TC yurttaÅŸlarından söz etmektedir.
4) Türkiye’de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede birlik ve beraberlik açısından çok yararlı olacağına kuÅŸku yoktur. Çünkü zorunlu yurttaÅŸlardan oluÅŸan bir ülke zayıf bir ülkedir, insanları mutlu ederek onları gönüllü yurttaÅŸlar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceÄŸi vatandaÅŸ, hakkını verdiÄŸi vatandaÅŸtır.
3) TÜRKİYE’DE İLGİLİ MEVZUAT VE UYGULAMA
Türkiye’de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır.
Bunun temel kaynağı, Anayasa’nın 3/1 maddesidir: Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”.
Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat milletin bölünmez bütünlüğü kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli altkimliklerin inkarı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır. Bu yabancı oluş durumu uluslararası insan hakları alanında şöyle somutlaşmaktadır: Hakların sınırlandırılmasında kullanılan ölçütlerde milli güvenlik ve toprak bütünlüğü vardır ama, milletin bütünlüğü yoktur. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kendi önüne getirilen davalarda, ülkede azınlıklar bulunduğunu ileri sürmenin engellenemeyeceğini belirterek ihlal kararı vermektedir.
Diğer yandan, (Türkiye Devletinin) Dili Türkçedir ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmi dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmi dili kullanmanın yanı sıra, ülkede çeşitli diller konuşurlar ve bu dillerde yayın yaparlar. Nitekim, 1961 Anayasasındaki ifade: Resmi dil Türkçedir biçimindedir (md.3).
Anayasa’nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi, azınlık yaratmak adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye’deki mevzuat, alt-kimliklerin tanınması halinde bu bütünlüğün bozulmak istendiÄŸini varsaymaya ve dolayısıyla bunu yapanları bölücülük/yıkıcılıkla suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır. Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi önemli yasalarda etnik ve dilsel farklılıklara dayanan azınlıkların var olduÄŸunu ileri sürmek yoluyla azınlık yaratmak ÅŸiddetle cezalandırılmaktadır.
Anayasa böyle olunca, kimi yasa ve yönetmeliklerde, Türk teriminin Atatürk tarafından algılanmış biçimine hiç de benzemeyen hükümler getirilebilmektedir. ÖrneÄŸin 28 Aralık 1988′de çıkartılan ve 1991′e kadar uygulanan Sabotajlara Karşı Koruma YönetmeliÄŸi, hangi kategorilerin sabotaj yapabileceklerini sıralarken, gayrimüslim TC vatandaÅŸlarını da Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar diyerek bu kategoriye katmıştır. Yabancılar tarafından açılmış özel okullara Türk müdür baÅŸyardımcısı atanmasına iliÅŸkin olan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 24/1 maddesi, Türk yurttaşı olan azınlıkların okullarına da uygulanmaktadır. Üstelik, md.24/1 bu baÅŸyardımcının Türk asıllı ve TC uyruklu olacağını söylemektedir ve bu hüküm halen yürürlüktedir.
1940′lara kadar gayrimüslim yurttaÅŸların ecanip (yabancılar) defterine kaydedilmiÅŸ olması, 1942 Varlık Vergisinin yasada bulunmayan bir G (gayrimüslim) cetveli uygulayarak bu yurttaÅŸlardan Müslümanlara oranla çok daha fazla vergi almış bulunması, 1950′lere kadar askeri okullara ve hatta sivil kurumlara kabul edilmenin TC tebaasından ve Türk ırkından olmak ÅŸartına baÄŸlı kılınması, bütün bunlar yalnızca geçmiÅŸte kalmış olaylar deÄŸildir. Bugün de TSK, DışiÅŸleri, Emniyet, MİT baÅŸta olmak üzere, üniversiteler dışında gayrimüslim memura rastlanmaz. Bu örnekler Türk teriminin ırk ve hatta din baÄŸlamındaki kullanımını yansıttıkları için, 21. Yüzyıl eÅŸiÄŸinde Türkiye’yi uluslararası planda layık olduÄŸu yere ulaÅŸmaktan ciddi biçimde alıkoyan ve içte de ulusal birliÄŸi zedeleyen uygulamalardır.
Â…Â…
5) TÜRKİYE’DEKİ DURUMUN TEMELLERİ
İncelediÄŸimiz bu azınlıklar konusunun Türkiye’de çok dar ve çok yanlış bir açıdan ele alındığı açıktır. Bu açının temel direkleri şöyle özetlenebilir:
1) Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki geliÅŸmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan’ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır.
2) Azınlığın farklı kimliğinin kabulü ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise devletin bileceği iştir.
3) Demokrasi anlamına gelen iç self-determinasyon ile parçalanma anlamına gelen dış self-determinasyon aynı şey sanılmakta ve sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet toprağının parçalanması aynı şey sayılmaktadır.
4) Millet konusunda teklik ile birlik aynı şey sayılmakta/sanılmakta ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğunun farkına varılmamaktadır.
5) Bir millet olarak Türklerden söz ederken, Türk teriminin aynı zamanda bir etnik (hatta, dinsel) grup anlamına geldiği görülmemektedir.
Bu durumların ortaya çıkmasının, biri kuramsal diğeri de tarihsel/siyasal olmak üzere iki temeli vardır.
Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti’nde Alt-Üst Kimlik iliÅŸkisi
Türkiye, Osmanlı imparatorluÄŸu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt-kimlikleri (çeÅŸitli etnik, dinsel, vs. grupları) olduÄŸu gibi miras almıştır. Fakat İmparatorlukdaki üst-kimlik (devletin yurttaşına verdiÄŸi kimlik) Osmanlı iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk olarak belirlenmiÅŸtir.
Bu üst-kimlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eÄŸilimindedir. Ör. Yurt dışındaki soydaÅŸlarımız dendiÄŸi zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. DiÄŸer yandan Türk sayılabilmek için ayrıca Müslüman olmak gerektiÄŸi, gayrimüslim yurttaÅŸlarımıza Türk deÄŸil VatandaÅŸ denmesinden de bellidir. Türkiye’de hiç kimse örneÄŸin bir Rum veya Musevi yurttaÅŸtan söz ettiÄŸi zaman Türk dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaÅŸtan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına iliÅŸkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiÅŸtir.
Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt-kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst-kimlik Türkiyeli olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen toprak esasına dayandığı ve kan esasını tamamen dışladığı için bütün alt-kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı.
Bu konuda, 82 Anayasasının vatandaÅŸlık tanımı, Atatürk’ün 1924 Anayasasının tanımından çok daha dardır. 24 Anayasası, Türkiye Ahalisi terimini kullanmıştır. Bu terim, yalnızca üzerinde yaÅŸanan topraÄŸa gönderme yaptığına deÄŸindiÄŸimiz Türkiyeli biçimindeki üst-kimliÄŸi çaÄŸrıştırmaktadır. Bu üst-kimlik, eskiden özdeÅŸ sayılan milliyet (belli bir etnik kökene mensubiyet) ile vatandaÅŸlık (bireyin devletle hukuksal iliÅŸkisi) kavramlarını ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele almayı saÄŸlayacak ve bu toprakta yaÅŸayan bütün alt-kimlikleri istisnasız kucaklayacaktır. Böylece Gönüllü vatandaÅŸlardan oluÅŸacak ulusun, devletini çok daha büyük bir istekle benimseyeceÄŸine hiçbir kuÅŸku yoktur.
Tarihsel ve Siyasal Neden: Sevr Sendromu
1990′ların başında Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduÄŸu hususunda bir Sevr Sendromunun yaÅŸandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir paranoya haline gelmiÅŸ olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün DoÄŸu Karadeniz’de bir Pontus Devleti’nin kurulacağından, Dönmelerin Türkiye’yi idare ettiÄŸinden, Fener Patrikhanesinin İstanbul’da bir tür Vatikan devlet: kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler.
Bu türden bir atmosfer, Türkiye’deki en masum kimlik taleplerini bile Türkiye’nin parçalanmak istendiÄŸi biçimde yorumlamakta ve anında bastırmak istemektedir. Bu durum, aynı zamanda, büyük Batılı ülkelerin müdahalesini de davet etmektedir, çünkü Türkiye’nin AB’ye girebilmek için kendi imzasıyla rıza gösterdiÄŸi demokrasiye aykırılık oluÅŸturmaktadır. Kendi yurdunda böyle bir paranoyayla demokrasiyi geciktirmek, Türkiye’ye hizmet deÄŸildir. Özellikle Kürtçe’nin kullanılması konusunda getirilmek istenen reformlar söz konusu olduÄŸunda, hemen Türkiye’nin parçalanacağından söz edilmekte, bunun terörü canlandıracağı söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havası içinde engellenmek istenmektedir. Oysa, bunu yapanlar, reformlar engellendiÄŸi takdirde kimi çevrelerin terörü tekrar tek alternatif olarak algılamaya sürüklenebileceÄŸini görmemektedirler.
Bununla birlikte, AB’ye hazırlık süreci, Türkiye’deki azınlık hakları ve kültürel haklar konusunu çok olumlu bir sürece sokmuÅŸtur. Bu süreç, 1920 ve 30′larda Kemalizm’in ülkeyi çaÄŸdaÅŸlaÅŸtırmak için yukarıdan devrimle yaptığı hukuk reformlarının doÄŸrudan devamı niteliÄŸindedir. Nasıl bu yıllarda Kemalist yukarıdan devrime aÅŸağıdan yukarıya ÅŸiddetli tepkiler (irtica) gelmiÅŸse, bugün de bu Uyum Paketlerine tepki gelmektedir. Bu Sevr Paranoyasının beslediÄŸi zihniyet, reformlara ÅŸiddetle direnmektedir.
Sonuç: Yıllarca çok farklı kültürlerin barındığı Anadolu coÄŸrafyası, kültürel ve tarihsel zenginliklerin de beÅŸiÄŸidir. Osmanlı döneminde ümmet anlayışıyla birçok kimliÄŸi bünyesinde barındıran dönemin ardından Türkiye’de tek kültürlü homojen bir ulus oluÅŸturma yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiÅŸtir.
Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30′larda çok doÄŸal olan bu tutum, bizzat Atatürk’ün Muasır Medeniyet tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün Muasır Medeniyet 1920 ve 30′ların Avrupası deÄŸil, 2000′lerin Avrupasıdır. Artık, vatandaÅŸlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çaÄŸdaÅŸ Avrupa’daki çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoÄŸulcu bir toplumsal modelin örnek alınması zorunludur.
Buna göre özgür, bağımsız, yaratıcı yetenekleri ile kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. AB Uyum Yasalarıyla parça parça yapılmak istenen bu tanımlama,
a- Bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı,
b- Ekonomik ve toplumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı
c- Devlete katılma hakkı,
d- Kültürel çoğulculuk hakkı
ilkelerinin, yasalarımızın tümünün taranması sonucu hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu ilkelerin uygulanması anlamında:
1) Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerinin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır.
2) Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim gibi) güvence altına alınmalıdır.
3) Merkezi yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini esas alacak bir biçimde şeffaflaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir.
4) İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası sözleÅŸmeler ve temel belgeler, özellikle de Avrupa Konseyi Çerçeve SözleÅŸmesi çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bundan sonra, artık uluslararası sözleÅŸmelere Türkiye’deki alt kimliklerin inkarı anlamına gelecek çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir.
B) İnsan Hakları Danışma Kurulu BaÅŸkanı İ…… Ö…. K……. tarafından basın açıklaması öncesinde basın mensuplarına dağıtılan ve basın açıklaması sırasında elinden alınarak yırtılan metin:
Anılan metnin ilgili bölümü ise aynen şu şekildedir;
Â…Â…Â…Â…..
I- HATIRLATMA
Adı geçen rapor nedeniyle kamuoyunda yapılan tartışmalar, İnsan Hakları Danışma Kurulu’na (İHDK) yöneltilen gerçek dışı, haksız eleÅŸtiri ve suçlamalar karşısında, İHDK BaÅŸkanlık Divanı, 22.10.2004 günü düzenlediÄŸi basın toplantısı ile yetinmeksizin, kamuoyuna bir de yazılı açıklama yaptı.
Söz konusu basın toplantısı ve açıklamada, kısaca, İHDK Yasası ve YönetmeliÄŸinin ilgili hükümleri doÄŸrultusunda oluÅŸturulan komisyonlar ve alt-komiteler yoluyla gerçekleÅŸtirilen çalışmalar yanında; 1.10.2004 günlü Genel Kurul toplantısı ve alınan kararlar hakkında bilgi verildi. Aynı gün, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu, İnsan Haklarından Sorumlu BaÅŸbakan Yardımcısı’na resmi bir yazıyla gönderildi.
Kamuoyunu yanıltıcı ve konuyu saptırıcı açıklamaların sürmesi üzerine, 25.10.2004 günü yazılı bir açıklama yapıldı. Üç gün arayla yapılan iki açıklamanın ortak paydası ÅŸudur: İHDK, yasayla oluÅŸturulmuÅŸ bir kuruldur. Görev alanı ve çalışma tarzı, ilgili mevzuatta belirlenmiÅŸtir. Mevzuat, sadece KurulÂ’u deÄŸil, aynı zamanda onun sekreterya hizmetini yürüten ilgili idari birimleri ve Kurul’un muhatabı olan siyasal otoriteleri de baÄŸlamaktadır.
Basın toplantısında üzerinde durulacak konu, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu olacaktır. Rapor, hazırlanma tarzı, içeriği ve sonuçları açısından ele alınabilir. Burada daha çok, içerik üzerinde durulacaktır. Çünkü, hazırlanma tarzı, kamuoyuna defalarca açıklandı. Sonuçları ise, siyasal organların takdiriyle ilgilidir. Esasen açıklama gerektiren raporun içeriğidir. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda yazanların çoğu raporu okumamış; konuşanlar ise, yapılan açıklamaları dinlememiş bulunuyor. Böyle bir dezenformasyon ortamında, kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi kaçınılmazdır.
Usul konusunda ÅŸu kısa açıklamayla yetinilecek: 2003 yılından bu yana İHDK’nın gündeminde bulunan adı geçen rapor, 1.10.2004 toplantısının da ikinci gündem maddesi idi. Eylül ayında bütün üyelere duyurulan gündem, BaÅŸbakan Yardımcısı A. Gül’e de iletildi; kendisi aynı zamanda toplantıya davet edildi. Rapor, öğleden sonraki oturumun tek gündem maddesini oluÅŸturdu. Karşıt görüşler ve uzlaÅŸtırıcı açıklamalar dile getirildi. Toplantı saati (10-18) sona ermeden, Alt-Komite BaÅŸkanı Prof. Oran’a, dile getirilen önerileri de göz önüne alarak son bir revizyon yapması yönünde ahlaki bir ödev yüklenerek, rapor oylandı ve kabul edildi. Karşıt görüşe sahip olanlar dahil, hiçbir üye, karar alma usulüne itiraz etmedi. Toplantıyı izleyen günlerde, Kurul BaÅŸkan Prof. KaboÄŸlu’nun da tavsiyelerini de dikkate alarak, Prof. Oran, raporuna son ÅŸeklini verdi.
II-RAPORUN İÇERİGİ
Rapor özeti: Dünyada azınlık kavramı ve tanımı, Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar, Türkiye’de ilgili mevzuat ve uygulama, Türkiye’de ilgili mahkeme içtihatları, Türkiye’de ilgili durumun temelleri olmak üzere, toplam beÅŸ baÅŸlıktan oluÅŸan Rapor’un sonuç kısmı, önerilere ayrılmış bulunuyor.
Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar baÅŸlığı altında, Lozan AntlaÅŸmasının, azınlık kavramını belirleyen üç ölçütten sadece dinsel ölçütü temel alarak gayrimüsli

Daire:17
Tarih:2010
Esas No:2010/2499
Karar No:2010/6297
Kaynak:ÖZEL
İlgili Maddeler:5395 SAYILI YASA 5, TCK 31/1
İlgili Kavramlar:12 Yaşını dorldurmamış çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyivi tedbire karar verme yetki ve görevi hk.
YARGITAY İLAMI
MAHKEMESİ:Mut Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ :30.12.2009
NUMARASI :2009/79-85
DAVACI :MUT C.BAÅžSAVCILIÄžI
Taraflar arasındaki koruyucu ve destekleyici tedbirin istemine ilişkin davada Mut Asliye Ceza ve Asliye Hukuk Mahkemelerince ayrı ayrı görevsizlik kararı verilmesi nedeniyle yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içerisindeki tüm belgeler incelendi gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava 12 yaşını doldurmamış olması nedeneyli ceza sorumluluÄŸunun bulunmadığı gerekçesi ile kovuÅŸturulmasına yer olmaidığına karar verilen çocuk hakkındta 5237 S.TCK’nun 31/1 ve 5395 S. Çocuk Koruma Kanununun 5. maddesi uyarınca suça sürüklenen çocuklar hakkında Koruyucu ve Destekleyici Tedbir kararı verilmesi istemine iliÅŸkindir.
5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunun çocukların korunmasına hakların ve esenliklerin güvence altına alınmasına iliÅŸkin usül ve esasların düzenlenmesini amaç eden 1. maddesi ile Koruma ihtiyacı olan çocuklar ile suça süreklenin çocuklar ayrı ayrı tutulmuÅŸ ve aynı kanunun 3/1-a maddesi ile “Korunma ihtiyacı olan çocuk” ve 3/a-2 maddesi ile “Suça sürüklenen çocuk” kavramları ayrı ayrı tanımları yapılmıştır.
Aynı kanunun 3. maddesinin 1. fıkrasının c bendi ile 7/1 maddeleri uyarınca Koruyucu ve destekleyici tedbirlerin “Çocuk hakimi tarafından alınacağı, görevli mahkemeler yönünden ise suç sürüklenen çocuklardan söz etmeyen geçinci 1. maddesinin 4. fıkrasında, çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde bu mahkeme kurulup göreve baÅŸlanıncaya kadar Korunma ihtiyacı çocuklar hakkında tedbir kararlarının, görevli aile ve Asliye hukuk mahkemelerince alınacağı, 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunun 26. maddesinin 1-2 ve 3 fıkrası ile bu kanunun uygulanmasına iliÅŸkin yönetmeliÄŸin usül ve esaslar hakkındaki 4. maddesindeki e fıkrası ile “Mahkeme: çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerini, çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde aile yada Asliye Hukuk Mahkemeleri ile Ceza Mahkemelerini” demekle ve çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde görevli mahkemelerin çocuk mahkemeleri sıfatı ile yargılama yapacaklarına dair hüküm bulunmadığından suça sürüklenen çocuklarda ceza mahkemelrei yetkili kılınmıştır.
Somut olayda, hakkında tedbir kararı alınması istenilen küçüğün suçun şüphelisi oluduğu, mağduru olmadığı anlaşıldığından bu durumda uyuşmazlığın yetkili ve görevli Asliye Ceza Mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekmektedir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; HUMK’un 25 ve 26. maddeleri gereÄŸince Mut Asliye Ceza Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE, 02.07.2010 gününde oy birliÄŸi ile karar verildi.
Başkan V. Üye Üye Üye Üye
İlgili Yargı Kararları:

Daire:CGK
Tarih:2007
Esas No:2007 / 2-262
Karar No:2007 / 263
Kaynak:özel kaynak
İlgili Maddeler:
İlgili Kavramlar:CGK-TRAFİK GÜVENLİĞİNİ TEHLİKEYE DÜŞÜRMEK
ÖZETİ:
ANILAN SUÇ KASTLA İŞLENEBİLECEK BİR SUÇTUR. ALKOL VEYA UYUŞTURUCU MADDENİN KULLANILMASI SUÇUN OLUŞMASI İÇİN YETERLİ DEĞİLDİR. KİŞİNİN BU HALDE EMNİYETLİ ŞEKİLDE ARAÇ KULLANAMAYACAĞINI BİLEREK ARAÇ KULLANMASI GEREKİR. KİŞİNİN EMNİYETLİ ŞEKİLDE ARAÇ KULLANAMAYACAK DURUMDA OLDUĞUNUN SAPTANMASI ZORUNLUDUR. ALKOL VEYA UYUŞTURUCU MADDE KULLANILMASINA RAĞMEN KİŞİNİN EMNİYETLİ ŞEKİLDE ARAÇ KULLANABİLDİĞİ HALLERDE ANILAN SUÇ OLUŞMAZ.
DAVA :
Sanığın 5237 sayılı TCY’nin 179/3. maddesi yollamasıyla aynı yasanın 179/2, 50/1-a, 52/2. maddeleri uyarınca 2700 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 52/son maddesi uyarınca, verilen adli para cezasının birer aylık aralıklarla 9 eÅŸit taksitle tahsiline iliÅŸkin Kandıra Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen 29.12.2005 gün ve 331-696 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nce 01.10.2007 gün ve 9034-12227 sayı ile; “… Olay günü trafik görevlileri tarafından yapılan kontrollerde sanığın yüksek sayılabilecek bir düzeyde 316 promil alkollü olarak yakalandığı olayda, sanığın hazırlık ve duruÅŸmadaki beyanlarında olaydan önce 5-6 tane bira içtiÄŸin i ve alkollü olduÄŸunu belirtmesi, tutanak düzenleyicisi tanık İ.Åž’in ifadesinde, sanığın alkol derecesini yüksek olarak tespit ettiklerini, ayrıca hareketlerinden alkollü olduÄŸunun çok belli olduÄŸunu belirtmesi ve mahkeme gerekçesi nazara alındığında mahkumiyet hükmü kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiÅŸ ve tebliÄŸnamedeki bozma düşüncesine iÅŸtirak edilmemiÅŸtir…”
görüşüyle onanmıştır.
Yargıtay C. BaÅŸsavcılığı’nca 16.11.2007 gün ve 121472 sayı ile; “Yargıtay Ceza Genel Kurulu aynı konu ile ilgili 22.05.2007 tarih, 2007/2-103 esas, 2007/111 sayılı kararında; “Suç somut tehlike suçu olup, TCK’nun 179. maddesinin gerek 3.fıkrası ve gerekse madde gerekçesi incelendiÄŸinde görüleceÄŸi üzere, yaptırım altına alınan eylem, alkol ve uyuÅŸturucu madde etkisiyle “emniyetli bir ÅŸekilde” araç kullanamayacak kiÅŸinin, bu halde araç kullanmasıdır. Bu suç kasıla iÅŸlenebilecek bir suçtur. Alkol ve uyuÅŸturucu maddenin sırf kullanılmış olması bu suçun oluÅŸması için yeterli olmayıp, bu halde emniyetli ÅŸekilde araç kullanamayacak durumda olduÄŸunun her somut olayda saptanması zorunludur. Bir baÅŸka anlatımla, alkol veya uyuÅŸturucu madde kullanılmasına raÄŸmen kiÅŸinin emniyetli bir ÅŸekilde araç kullanabildiÄŸi hallerde bu suçun oluÅŸması olanaksızdır” ÅŸeklindeki bu maddenin uygulamasındaki yasal unsur ve ÅŸartlarını duraksamaya yer vermeyecek tarzda belirlemiÅŸtir. Somut olayımızda da, sanığın Kandıra-Kurtyeri karayolunda Kumcağız mevkiinde normal bir ÅŸekilde otomobili ile seyrederken jandarma görevlilerince durdurulup yapılan trafik kontrolünde, uygulanan alkol testi sonucunda %316 promil alkollü olduÄŸu, bu nedenle de hakkında 2918 sayılı Karayolları Trafik Yasası’nın 48/5. maddesi gereÄŸince 379 YTL para cezası uygulanarak sürücü belgesine el konulduÄŸu anlaşılmıştır. Sanığın alkollü olarak araç kullandığı sabit ise de, emniyetli ÅŸekilde araç kullanamayacak vaziyette olacak ÅŸekilde, süratli ve trafik kurallarını ihlal edici surette araç kullandığına dair bir olgu, bilgi ve delil bulunmamaktadır. Nitekim trafik tutanak tanzimcisi tanıkların da, sanığın emniyetli bir ÅŸekilde araç kullanamayacak durumda olduÄŸuna iÅŸaret eden beyanları yoktur. Keza aynı tanıkların “sanığın hareketlerinden alkollü olduÄŸunun çok belli olduÄŸunu” belirtmeleri de emniyetli ÅŸekilde araç kullanmasına yol açacak tarzda trafik kurallarını ihlal ettiÄŸini ifade etmeye yeterli olamayacağı da açıktır.” gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna baÅŸvurularak Özel Daire onama kararının kaldırılması isteminde bulunulmuÅŸtur. Dosya Yargıtay Birinci BaÅŸkanlığı’na gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereÄŸi konuÅŸulup düşünüldü:
KARAR :
5237 sayılı TCY’nın 179/3. maddesi yollamasıyla, aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay C. BaÅŸsavcılığı arasındaki uyuÅŸmazlık, yüklenen suçun unsurları itibariyle oluÅŸup oluÅŸmadığı noktasında toplanmaktadır. 5237 Sayılı TCY’nın 179. maddesinin 3. fıkrasında; “Alkol veya uyuÅŸturucu madde etkisiyle ya da baÅŸka bir nedenle emniyetli bir ÅŸekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına raÄŸmen araç kullanan kiÅŸi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır .. ” hükmüne yer verilip, fıkranın uygulanma koÅŸulları ise gerekçesinde; “alkol veya uyuÅŸturucu madde etkisiyle ya da baÅŸka bir nedenle emniyetli bir ÅŸekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına raÄŸmen araç kullanan kiÅŸinin cezalandırılması öngörülmüştür. Bu bakımdan, örneÄŸin, uzun süre araç kullanmak dolayısıyla yorgun ve uykusuz olan kiÅŸilerin araç kullanmaya devam etmesi halinde de bu suçun oluÅŸtuÄŸunu kabul etmek gerekir.” ÅŸeklinde belirtilmiÅŸtir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 22.05.2007 gün ve 2-103/111 sayılı kararında da fıkranın uygulanma koÅŸulları; “yaptırım altına alınan eylem, alkol ve uyuÅŸturucu madde etkisiyle ‘emniyetli bir ÅŸekilde’ araç kullanamayacak kiÅŸinin, bu halde araç kullanmasıdır. Bu suç kasıtla iÅŸlenebilecek bir suçtur. Alkol ve uyuÅŸturucu maddenin sırf kullanılmış olması bu suçun oluÅŸması için yeterli olmayıp, kiÅŸinin bu halde emniyetli ÅŸekilde araç kullanamayacağını bilerek araç kullanması gerekmektedir. KiÅŸinin emniyetli ÅŸekilde araç kullanamayacak durumda olduÄŸunun her somut olayda saptanması zorunludur. Bir baÅŸka anlatımla, alkol veya uyuÅŸturucu madde kullanılmasına raÄŸmen kiÅŸinin emniyetli bir ÅŸekilde araç kullanabildiÄŸi hallerde bu suçun oluÅŸması olanaksızdır.” biçiminde açıklanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiÄŸinde; 21.08.2005 gün saat 01.28′de Kandıra-Kurtyeri mevkiinde yapılan trafik kontrolünde, plakalı araç sürücüsü S.B ‘ye yapılan testte % 316 promil alkollü olduÄŸu saptanarak tutanak düzenlenmiÅŸ, sürücü hakkında aynı tarihli ceza tutanağı ile 2918 Sayılı Yasa’nın 48/5. maddesi uyarınca 379 YTL. idari para cezası uygularınmış, sanık kollukta, 316 promil alkollü olduÄŸunu kabul etmiÅŸ, duruÅŸmada ise alkollü olduÄŸunu ancak belirtildiÄŸi ÅŸekilde alkollü olmadığını savunmuÅŸtur. Tutanak tanığı T.Åž duruÅŸmada saptanan beyanında; tutanak ve alkol ölçüm tutanağının doÄŸru olduÄŸunu, yaptıkları denetlemelerde sanığın alkollü araç kullandığını tespit ettiklerini, alkol derecesinin yüksek olduÄŸunu, aynı zamanda hareketlerinden de alkollü olduÄŸunun belli olduÄŸunu söylemiÅŸtir.
Sanığın yalnızca alkollü araç kullanması nedeniyle 5237 sayılı TCY’nın 179/3. maddesi uyarınca cezalandırılmasına olanak bulunmamakta ise de, tutanak tanığının, sanığın hareketlerinden alkollü olduÄŸunun açıkça belli olduÄŸuna iliÅŸkin beyanı, yapılan ölçümde sanığın % 316 promil alkollü olduÄŸuna iliÅŸkin test tutanağı birlikte deÄŸerlendirildiÄŸinde, sanığa isnat edilen, alkol veya uyuÅŸturucu madde etkisiyle ya da baÅŸka bir nedenle emniyetli bir ÅŸekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına raÄŸmen araç kullanma suçu tüm unsurlarıyla oluÅŸmuÅŸ olup, Yerel Mahkeme uygulamasında ve Özel Daire onama kararında bu yönüyle bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan beş kurul üyesi, promil miktarına dayanılarak mahkumiyet hükmü tesis edilemeyeceği, tutanak tanığının sanığın hareketlerinden alkollü olduğu sonucuna varıldığına ilişkin beyanının da somut tehlikenin gerçekleştiğinin kabulüne elverişli olmadığı görüşüyle itirazın kabulü yönünde oy kullanmışlardır.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet BaÅŸsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet BaÅŸsavcılığı’na tevdiine, 04.12.2007 günü yapılan müzakerede oyçokluÄŸu ile karar verildi.
Benzer içtihat :