-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 23.47 - bjkcrab
Merhabalar,
Forumda da başka sitelerde de çok aradım ama bir cevap bulamadım. Ben şu an 4 yıllık bir fakültenin son sınıf öğrencisiyim 1986 doğumluyum askerliğim şu an okuldan dolayı tecilli 2008 haziranında okulum bitiyo ve yeni çıkan kanunla 2 yıl tecil hakkım var ancak ösym nin 2007 klavuzunda askerlik yapmadan ikinci üniversite için sınava girme hakkı olmadığı yazıyordu. Yeni yıl ile bu değişecek mi bilmiyorum ama ikinci üniversiteyi okumak istiyorum ve şu an askerlik yapmadan 4+4 yapılıp yapılmayacağı belli değil.
Yeni askerlik kanunu ile mantık olarak baan 2 yıl tecil hakkı veriyorsa 4 olmasa bile 2 yıllık bi bölüm okumama engel olmaya hakları yok diye düşünüyorum. Ben 4 yıllık kazanıp okula devam ederken de bir sömestırı dondurup askerliğimi yapabilirim.
Bu konuda bir bilgisi olan varsa lütfen paylaşsın.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 23.39 - grim07
Mustakil tapulu arazimLe yol arasında 1 donum kadar orman arazisi var.Arazime yol acmak istiyorum.Hangi hukuki yolları takip etmeliyim?İzin almak zorunda mıyım?
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 22.46 - turbay
Bundan 2 ay önce kredi kartıma ptt subesinden 2050 ytl ödeme yaptım ama bu ödeme bi türlü kredi kart hesabıma gecmedi ve parayı da geri iade etmediler, devamlı sallıyorlar. Ödeme kredi kartımın son ödeme tarihiydi bu yüzden borcumu da ödeyemedim. Ben bu para için ildeki genelmüdür yrc sı ile telefonda konuştum, beni magdur ettiniz sizin hakkınızda maddi manevi dava acacagım diyorum, bayan bana fırça attı... Hiç bişey alamazsın diyor, ne yapacagımı sassırdım yardımlarınızı bekliyorum.
İlgilenen arkadaslara teşekkürler...
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 22.42 - uzmanbey
Paranoid Sizofreni bir insanın otomobil ehliyetine el koyarlar mı?
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 22.26 - onder128
Aralık Celbinde Bakaya kaldım. Yurt dışındaki Yüksek lisansımdan Denklik başvurusu için Mezuniyet belgelerimi beklerken bakaya kalmışım. Aralık içinde
Şubemi bilgi için aradım. Bana Bakaya kalmışsın, Yökten Denklik değerlendirme belgeni getir 1 yıl erteleyelim dediler. Gelip ifadeni ver demediler. Bende Hazırda buluna belgerimle aralık ortasında YÖK'e başvurdum, dedikleri belgeyi bekliyorum.
Polis evi arayıp beni Karakola askerlik durumuyla ilgili çağırdı. Bende gittim durumu anlattım tabi elimde bir belge olmadığı için anlamadılar. Bir iki gün sonra gel seni askerlik şubesine götürücez dediler. Askerlik şubesine gittik. Beni mevcutlu teslim ettiler. Şubedeki Memura durumu anlattım tabi elimde halen belge yok. Yerli askerlik şubeme sordular ve ifademi verdim. Denklik için başvurduğumu ve YÖK'ten belge beklediğimi. Bu arada Celbe tabiyetim için tebligat yollanmadığını bildirim.Gelecek dönem için Bakaya durum belgemi aldım.
Ceza almamam için bundan sonra ne yapmam gerekir ? YÖK'ten belgemi alıp
Yerli askerlik şubeme yeni yasa uyarınca erteletme için gideceğim fakat, Hali hazırda bakaya olduğum için erteleme isteğimi red etme vs durumlarıyle ilgili bilgi vere bilirmisiniz. Davayı takip edip, Bir avukat tutmam gerekir mi ?
Şu an Yurt dışı Mezuniyet tarihim Bakaya durumumdan önceki bir tarih fakat, YÖK dekliğiyle ilgili belge Bakayalıktan sonra verilmiş olacak. Bu durumda 28.12.2007
tarihinde yayınlanan kanunu göz önüne aldığımızda ertleme hakkımı yitirmiş olurmuyum ?
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 22.10 - gmzclk
Merhaba. Hukuk terimlerinden hiçbir şey anlayamdığım için sorumu ancak buraya yazmamın uygun olacağını düşündüm. Aslında bilginize başvurmak istediğim en önemli şeyi yazacağım sadece(konuyu fazla ayrıntılandırmam gerekiyor mu bilmediğim için özetle soracağım). Ağır ceza mahkemesinde bir davanın sonucu bizim ve avukatımızın tahmininin aksine olumsuz sonuçlandı ve hapis+para cezasıyla sonuçlandı. Dava kardeşimle ilgiliydi; sanırım internet dolandırıcılığı diye geçiyor. Avukat temyize gidileceğini söylemiş fakat benim asıl merak ettiğim nokta şu; sonuç yine olumsuz olursa hapis cezası para cezasına çevrilebiliyor mu? 1yıl 3ay hapis cezası ve 4600 dolaylarında bir para cezasından bahsediliyor.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 21.54 - arıza
Tufan TÜRENÇ
tturenc@hurriyet.com.tr
Karanlığa göz kırpan modacı
MODACI Cemil İpekçi "Türban serbest bırakılana kadar defile yapmayacağım" diyor.
Benim bildiğim modacı, çağdaşlığı izleyen bir kafa yapısına sahiptir.
Soluklanmadan yenilikleri yaratmanın peşinde koşar.
Böyle bir meslek erbabı nasıl oluyor da kadınların örtünmesini savunabiliyor?
Demokrasiye olan inancından mı yapıyor bunu?
Ancak bir sonraki cümlesi bu gerekçeyi çürütüyor.
Çünkü
Cemil İpekçi şöyle diyor:
"Ben kadın olsaydım türban takardım."
Ne duruyor, erkek olduğu için türban değil ama sarık takabilir, cüppe giyebilir, çember sakal bırakabilir.
Bunları yapması için bir engel yok ki.
Türkiye’de kimse kimsenin giyim kuşamına karışmıyor.
Ama bütün vatandaşlar belli mekanlardaki giyim kuşam kurallarına uymak zorundalar.
İşte siyasi İslam’ı savunanların
"türban zulmü" dedikleri de budur.
* * *
Önce
Fazıl Say’a karşı hükümetin avukatlığını yaptı
Cemil İpekçi.
Ülkesinin geleceğinden endişe duyan bir müzisyenin duyarlılığını anlayamadı.
Ya da anlamamak işine geldi.
Şimdi de türbanlıların haklarını savunuyor.
Garip bir durum değil mi yaşadığımız?
Fazıl Say laik demokratik cumhuriyetin sorumlu ve duyarlı bir vatandaşı olarak çağdaşlığı, aydınlığı savunuyor.
Modacı
Cemil İpekçi ise kadınlarını örterek, ülkede İslami kuralları geçerli kılarak ortaçağ karanlığını düşleyenlerin yanında yer alıyor.
AKP’ye yakın olduğunu söyleyen modacı
"Keşke Malezya olabilsek" diyecek kadar aklı mantığı bir kenara itiyor.
* * *
Aslında modacı
Cemil İpekçi’nin neden böyle konuştuğunu anlayabilmek için biraz arşiv karıştırmak yeterli.
2005 yılında
Atatürk Havalimanı’nda büyük bir defile düzenlendi.
Bu defile,
Cemil İpekçi tarafından tasarlanan THY yer ve uçuş personelinin yeni kıyafetlerinin tanıtılması amacıyla yapıldı.
2006 yılında ise PTT’nin posta dağıtım görevlileri için yeni üniformalar hazırladı ve onları giydirdi.
Yine aynı yıl Beyoğlu Belediye çalışanlarının kıyafetlerini hazırladı.
Arkasından Beyoğlu’nda icrai sanat eyleyen simitçilere belediye tarafından yaptırılan tek tip elbiseleri tasarladı.
* * *
Bütün bunlar bizim arşivleri şöyle bir tarayıp ulaştığımız bilgiler.
Bunların dışında
Cemil İpekçi’nin ne gibi ticari çalışmalar içinde olduğunu bilmiyoruz.
Ancak Allah’ın
"yürü ya kulum" dediği
Cemil İpekçi’nin iş dünyasında hızlı bir çıkış yakaladığı kesin.
Kimse kıskanmasın, Allah
Cemil İpekçi’nin tuttuğunu altın ediyor.
Dileriz şansı hep böyle devam eder.
Şimdi anladınız mı modacı
Cemil İpekçi’nin AKP’nin avukatlığını neden yaptığını.
Ancak benim kendisine bir tavsiyem var.
Sakın yaslandığı dağlara güvenmesin.
Burası Türkiye... Burada çok değişken rüzgárlar eser ve ortalığı tarumar eder.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 21.39 - ubf16
1-İş yerlerinin 3289 sayılı Kanun Madde:26,Yönetmelik Madde:5,6,7,8'e göre yapılan tesislerin kullanimindan ucret tahsis etmesi yasalmidir ?bu hem basketboll sahasi icin hemde merdiven altina koyulan bir iki agirlik kullanimi icin yapiliyor.Aylik 30 ytl agirlik salonuna(merdiven alti daracik bir yer üç beş agirlik var)basket ,veloybol sahasi icin saatlik 15 ytl gibi ucretler aliniyor ayrıca spor kulubu adına arac yıkama (10 ytl) vs.gibi ücretli hizmetler veriliyor ve hiç bir belge verilmiyor kasa fişi vs.gibi bu durum yasalmidir ..
iş yeri çalışan sayısı yaklaşık 3000 ve statusu A.Ş
2-Alış veriş merkezleine girişte yapılan aramaların derecesi kanunlara (5188) göremi yoksa o güvenlik şirketinin kendi insiyatifine göre olmalı.
Örnek olay:
Ankarada büyük bir alış veriş merkezine girişte cebimde yurt dışındada taşıdığım
(kaza anında emniyet kemerini kesmek vs.gibi olası sebeplerden dolayı) çakım
olduğu için alış veriş merkezine giremedim.Çakıyı emanetede almadılar ben onlara bu alışveriş merkezinde her türlü kesici aletin satıldığını söylememe rağmen bu kararın kendi ellerinde olduğunu ve oranın özel mülkiyet olması nedeni ile böyle bir seçim yapabileceklerini söylediler.Sonuç olarak özel eşya taşıma özgürlüğüm kısıtlandı.Haklı çıkabileceğimi bilsem dava açarım..
teşekkürler
-
Şimdi beni tanıyan, tanımayan herkes "Karavelioğlu" yine birilerini makaraya sarıyor anlaşılan diye düşünecek ama inanın iki gündür beni meşgul eden komik, ama komik olduğu kadar da gerçek, bir elime 0,05mm hassasiyetinde kumpası, önüme de 0,01 gr. hassasiyetli bir teraziyi alıp bu komik ölçümü yapmama neden olan olayı anlatacağım:p :o
Konu yasal yönü itibariyle 4822 sayılı yasa ile değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Kanunu ile ilgili. Bu komik ama gerçek, bir o kadar da hassas ölçümü yapmama neden olan olay, karşı tarafın iddiamızı kabul etmemesi.
Olayı anlatacağım ancak sizler önce kesme şekerin özgül ağırlığı ile ilgili konuda bir tahminde bulunun. Şu an hilesiz bir kesme şekerin 1cm3'ünün tam olarak kaç gram gelmesi gerektiği bilgisi elimde.
En yakın tahminde bulunan üyemize kargo ücreti tarafıma ait olmak üzere bir kutu kesme şeker benden:) :o
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 21.14 - pascal166
Yeni dükkan aldım.Fakat içinde kiracı vardı ve ben bu kiracıyı cıkarmak istiyorum.Eski dukkan sahibiyle arasında bi kontrat falan yok ben kiracıyı bile tanımıyorum ve dukkanı satın aldıgım adama isim falan sormadım dukkanı aldıktan bir gun sonra noterden tapu fotokopisi ve artık kiraları yatıracagı bir hesap numarası ve dukkanı boşaltması için dukkanın adresine noter onaylı bir ihtarname cektim.Ben bu kiracıyı cıkarana kadar kira alabilirmiyim ve bu kıracı en kısa ne kadar surede cıkar.tahminende olsa bi sure ve bana bi masrafı olurmu
-
“Baba
Seni yaşatacağım”
Masum canlar
Gecenin karanlığı ateşin sıcaklığına esir
Yağmurlar neden yağmaz caddelerime
Kuşlar neden söylemez felaketi karanlıkta
Acıyor yüreğim acıyor bu kış soğuğunda
P a r a m p a r ç a
Bir kader mi dersiniz bir fidan mı hayal edersiniz
Evine ekmek götüren yaşlı bir amca dersiniz
Yüreği candan dört arkadaş dersiniz
Terörü yaşamadan bilemezsiniz
En hazin şarkılar çalsın susmasın keman
İnan bana yavrum bana inan
Masum yüreğin kalmayacak nisyan
İçimde saklı yaşlar
Tükenmeyecek hazan
Gül kırmızı açmayacak artık
Uçurtmalar havada kaybolacak
Baba sesin yankılanacak odamda
Gölgeler seni hatırlatacak
Masum canlar
Gecenin şeytaniliğinde kayboldular
Yüreklerde mahpus çığlıklar duyarım:
‘Baba
Seni yaşatacağım’
Ersin TOSUN
-
Şartlı salıverilme kapsamındaki bir dava daha ağır cezayı gerektirir bir suç olduğu iddiasıyla yeniden dava konusu yapılabilir mi?
Mesela kapkaç gasp olarak taksirle adam yaralama adam öldürmeye tesebbüs olarak yeni bir davaya konu yapılabilr mi?
-
İyi çalişmalar.
4 sen 4 aydan beri bir özel sirkette çalişyorum 3 sene 3 ay ssk yapmadi.Bir sene bir ay ssk'am var.ben 02,03,2007 evlendim. işten ayrilmayi düsünüyorum . ben nasıl tazminatimi ve yatmayan ssk günlerimi nasıl alırım benim ne yapmam gerekiyor.iş yeri ne kadar ceza gelir.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 18.13 - varyata
Hepinize selamlar sevgili dostlar;
Abimin emekliliği ile ilgili aşamadığım sorunlar var bilgilendirme ve yardımlarınızı rica ediyorum.
Kendisiyle ilgili bilgiler.
Doğum Tarihi: 1962
SSK
SSK ilk işe giriş tarihi: 01.06.1981
SSK Prim ödeme gün sayısı: 125
BAĞKUR
Sigortalılık Başlama tarihi: 01.01.1984
Durumu: Terk etmiş sigortalı
Terk tarihi: 31.05.1992
Bağkur Borcu: yok
Son Basamak: 06
Toplam hizmet süresi: 8 yıl 5 ay
Abim 1992 yılından beri çalışmıyor kendisi psikolojik problemli, şu an annemle birlikte yaşıyor ve bir geliri yok, dolayısıyla ben onun emeklilik işlemlerini bir şekilde çözmek istiyorum.
Kendisini en kısa yöntemle emekli yapmak için, "SSK isteğe bağlı" prim ödeme yöntemiyle çözüm aradım ancak 1080 gün ssk priminin olması gerekliliğiyle ilgili kanununa takıldım.
Bu 1080 gün kanunu için bağkura yaptığı prim ödemeleri kabul edilirmi? yoksa bu 1080 günü illa SSK'yamı ödemiş olması gerekiyor?
Kendisinin bir iş yerinde SSK'lı olarak çalışmasına psikolojik durumu engel teşkil ediyor ve bu yüzden mümkün değil.
Onu bir yerde çalışıyor gösterme yoluna gitsem aylık 270 ytl civarı prim ödemesi yapmam gerekirki benim maddi durumum imkan vermiyor, en mantıklı ve altından kalkılabilir gibi görüneni SSK'dan isteğe bağlı prim ödemesi gibi görünüyor ama oda 1080 gün kanununa takıldı.
Bana bir yol gösterip yardımcı olursanız inanın çok sevinirim şimdiden herkese teşekkürler.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 18.11 - seler
almanyadan katiliyorum.
bu aralar ailemin durumu cok kötü. bankalar almanyadaki emlaklara el koyuyor. türkiyedeki emlaklari bir kac sene evvel sattik.
simdi almanyada "anfechtungsgesetz" diye bir sey var. yani "itiraz kanunu".
mesela mallari ben ailenin büyük kizi olarak sonradan geri üstüme alsam (türkiyedeki emlakalri geri satin alsam üstüme), bankalar bu mallari satin aldigim icin itiraz edip, o mallari mahkeme karariyla satip, babamin borclari yerine hesapliyabiliyor.
Benim alman avukatim, türkiyede kanunlarin nasil oldugunu bilmedigini söylüyor. mallar türkiyede oldugu icin, türk kanununa göre yapildigini söylüyor.
ben bir kac sene sonra mallarimi üstüme alirsam, bankalar buna el koya bilirmi? bana karisabilirlermi? Ayni Aileden oldugum icin veya baska nedenler yüzünden.
Cok acil bir soru, ilgilerniseniz cok sevinirim.
Saygilarimla,
-
İnsandan zehir köpekten dostluk
4 Ocak 2008
Hakan TÜRKTAN/ESKİŞEHİR,(DHA)
ESKİŞEHİR’de kimliği belirsiz kişiler tarafından zehirlendikleri bildirilen 2 sokak köpeğinden biri öldü. Ölen köpeğin başından ayrılmayan ve zehirlendiği belirtilen sokak köpeği belediye görevlileri tarafından Hayvan Sağlık Merkezi’ne götürüldü.
ARKADAŞLARININ BAŞINDAN AYRILMAYAN KÖPEKLERİN FOTOĞRAFLARI...
Kıbrıs Şehitleri Caddesi Tekel Başmüdürlüğü önünde sabah saatlerinde meydana gelen olayda, bir sokak köpeği yığılıp kaldığı yaya kaldırımında can çekişerek öldü. 2 sokak köpeği de ölen köpeğin yanından ayrılmadı. Köpeklerden biri yanına yaklaşıp patileri ile dokunduğu ölen köpeği kaldırmaya çalıştı.
Vatandaşların ihbarı üzerine gelen Eskişehir Odunpazarı Belediyesi görevlilileri ölen köpeği belediye aracına aldı. Belediye görevlileri ölen köpeğin yanından ayrılmayan diğer 2 köpekten birinde zehirlenme belirtileri görüp bu köpeği de belediyeye ait Hayvan Sağlığı Merkezi’ne götürdü. Görevliler, “Bu 2 köpeğe zehirli yiyecek verildiğini sanıyoruz. Biz geldiğimizde köpeklerden biri ölmüştü. Zehirlenme belirtileri gördüğümüz diğer köpeği tedavi için Hayvan Sağlık Merkezi’ne götürüyoruz. Bu köpeği tedaviyle ölmekten kurtarmaya çalışacağız” dedi.
Hürriyet
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 17.11 - illemez
merhaba
bir akrabam lisede okuyorken öğretmeni ondan not karşılığı bilgisayar parçası istemiş.akrabam götürmeyincede hakaret etmiş ve sınıfda bırakacağını söylemiş.
bu olay 5 yıl önce oldu.öğretmen dediğini yaptı akrabam sınıfda kaldı.hakettiği notların yarısını bile vermemiş öğretmen.bizde bunun üzerine idare mahkemesine dava açtık ve bilirkişi yazılı kağıtlarını inceledi ve öğretmen haksız görüldü.akrabam 3 ay sınıf tekrarı yaptıktan sonra mahkeme kararı ile sınıf atlamıştı.ancak okul öğretmenlerinin düşman tavrı nedeniyle farklı okula nakil olmuştu.
il milli eğitim müdürlüğüne şikayette bulunduk ve görevlendirilen müfettiş velinin ve öğrencinin ifadelerini almıştı.müfettiş veli ve öğrenciyi kandırmış ve yazdıgı tutanakta öğretmenin küfür ettiği dövdüğü not kırdıgı gibi ifadeleri yazmamış ve baskı altında zorla imzalatmıştı.bunu yapan müfettiş bu gibi davranışları çok yaptıgından ödül olarak şu an başka bir ilde milli eğitim müdürü olmuştur.
size şu konuda danışmak istiyorum.bu bahsettiğim olaylar 2003 yılında oldu.ve geçen gün bahsettiğim öğretmeni gördüm ve bana hakaret etti.ben tekrar bu konudaki hukuki haklarımızı öğrenmek istiyorum.
maddi ve manevi kayıplarımızı,öğretmen ve müfettişin kötü niyetini,öğrencinin 3 aylık eğitim kaybının yaratacağı ömür boyu kayıp için ne gibi bir hukuki süreç izlemeliyim.
zaman aşımı olurmu bu gibi konularda.
Site Yönetiminden Duyurular
Forumlarda arama yapmadan soru veya yorum eklemeyiniz. - Kısa Mesaj ile hukuki soru sormayınız.
Türkçe yazım kurallarına özen gösteriniz. -
Cümlelerinize büyük harf ile başlayınız, başlık ve iletilerinizin tamamını büyük harflerle yazmayınız. - Konularınızı doğru kategoride açmaya özen gösteriniz. - Başlıklarınızda "Acil, Lütfen Yardım, İmdat, Slm, Mrb" gibi kelimeler kullanmayınız. - Kurallara aykırı davranan üyeler ve forumları kilitlenecektir.
-
ÜNLÜ AVUKAT
Bir taraftan kahvaltı sonrası keyif çayını yudumlarken, aynı zamanda da önündeki gazeteleri okuyordu.
Pazar günleri hep aynı şeyleri yapardı. Ailesiyle birlikte kahvaltı eder, kahvaltı esnasında yalnızca göz attığı gazeteleri, kahvaltıdan sonra ilânlarına kadar okurdu.
Bu kez, ilk sayfaya takılıp kalmıştı.
Tekrar tekrar okuyordu.
Ülkenin tirajı en yüksek iki gazetesi de aynı konuyu manşetlerine taşımışlar ve "Ünlü Avukatların Hukuk Savaşı", "Ünlü Avukatlar Kapıştı" şeklinde, benzer başlıkları kullanmışlardı.
Erdem Bey de "avukattı".
Kendisi de günün birinde "ünlü" ve "zengin" bir avukat olmak istiyordu.
Haberin konusu bir "manken" ile ilgiliydi.
Mankenin yarı çıplak büyük boy resimlerinin yanına, avukatların da küçük boy resimleri konmuştu.
"Vay be." dedi Erdem Bey, "bir manken müvekkilimiz bile olmadı ki, biz de böyle büyük gazetelerin birinci sayfalarına çıkalım".
Sonra gazetelerdeki bu haberlerin ayrıntılarını okurken, geçmişe doğru daldı gitti.
Ne umutlar ve ne hayallerle "avukat" olmuştu.
Fakir bir ailenin çocuğu olarak zor şartlarda okumuş, ancak Hukuk Fakültesini bitirmeyi başararak "avukatlık" mesleğini seçmişti.
Aslında başlangıçtaki ideali "hâkim" olmaktı Erdem Bey'in. Ancak yaşam şartları O'nu "avukat" yapmıştı.
Kendisi de anlayamamıştı nasıl olduğunu. Fakültede öğrenci iken, bir "avukat bürosunda" çalışmak zorunda kalmış ve bu nedenle de kendisini bu mesleğin içinde buluvermişti.
Büyük beklentileri vardı.
Ünlü ve zengin bir avukat olacaktı.
Sonrası nasıl olsa kolaydı. Ya avukatlığa devam edip "seçme davalar" alacak, ya da siyasete atılıp "milletvekili" olacaktı.
Gözü yine gazetelerdeki habere ilişmişti.
Sonra da; "ünlü ve zengin olmanın yolu; bir mankenin. bir şarkıcının. bir popçunun. bir topçunun. ne bileyim işte, bir ünlünün avukatı olmaktan geçiyor" diye düşündü.
"Ünlü" olmak için "ünlü birinin avukatı olmak" gerekiyordu.
Bunu hep biliyordu, ama şimdi daha iyi anlamaya başlamıştı.
Sigara içme bahanesiyle balkona çıkmıştı ve burnundan çıkardığı dumanlara boş boş bakarken aslında hep bunları düşünüyordu.
Ne yapmalıydı ki, kendisi de gazetelere "manşet" olsundu?
Hadi manşet olmasa bile, bir habere konu olması şarttı.
Birden aklına "sosyal çevresi" gelmişti.
Morali bozulmuştu.
Nasıl bozulmazdı ki?
Kendi kendine "çevre mi var bende!!!" demiş, sonra da ;"iyi hukukçu olmak yetmiyor ki, ağzınla kuş tutsan meşhur olamazsın bu devirde, ille de meşhur müvekkilin olacak" diye düşünmeye devam etmişti.
Aslında, eşinin amcası üst düzey tanınmış bir bürokrattı. O'nun avukatlığını almak için çok çaba harcamış, hatta eşini de aracı koymuştu. Ama "O" zat, kendisine hiç yüz vermemiş ve hep "benim avukatlık hiç işim olmaz" demişti.
Halbuki, Erdem Bey "O" kişinin, kendinden daha tecrübeli ve daha tanınmış bir avukatı olduğunu ve halen de devam etmekte olan birden fazla davaları bulunduğunu çok iyi biliyordu.
Bu yüzden dargındı kendisine.
En yakını olarak gördüğü bir kimse bile, kendisine "avukat" olarak değer vermemişti.
En çok da bu yüzden hırslanıyordu.
Günün birinde mutlaka "ünlü" olacaktı ve "O" kişiyi bu davranışlarından dolayı utandıracak, sonra da O'na dönüp bakmayacaktı. Hatta kendisine "gel benim de avukatım ol" diye yalvarsa bile "ben küçük işlerle uğraşamam" diye, aşağılayacaktı O'nu.
"Bir gazetede haber olmanın tam zamanı" diye düşünürken, bir sigara daha yakmıştı ki, eşinin sesiyle irkildi;
"- Gazeteleri okundun mu Hayatım?" diye soruyordu eşi.
Gazete manşetleri Erdem bey'in henüz iki yıllık eşi olan Aysun Hanımın da dikkatini çekmişti.
Nasıl dikkat çekmezdi ki?
Her iki gazetenin de manşetleri "avukatlardı" ve Aysun Hanım da bir "avukat" eşiydi...
Erdem Bey kıskandığını belli etmemeye çalışarak;
"- Evet okudum, her iki avukatı da tanırım." diyebildi.
Aslında ismen tanıyordu ama, Adliyelerde karşılaşmışlığı vardı bu avukatlarla. Bu yüzden "tanıyorum" demişti.
Aysun Hanım hem Gazeteye bakıyor, hem de;
"- Sana bir şey söyleyeyim mi Hayatım? Bu devirde "meşhur avukat" olmak için, meşhur müvekkilin olmalı, öyle değil mi?" diye sordu, sonra da sorusunun yanıtını almadan;
"- Seni de ben meşhur edeceğim Canım, ne de olsa tanıdığın en meşhur kişi benim" diye esprili şekilde devam etti.
Erdem Bey fena halde bozulmuştu eşinin son esprisine.
Belli etmemeye çalışmışsa da, suratının aldığı şekil bunu apaçık yansıtmıştı.
"Bir gün ben de meşhur olacağım ve "Sen" de mahcup olacaksın Sevgili Eşim. "Sen" de." diye manidar bir şekilde başını salladı.
****
Erdem Bey, cep telefonunun acı acı çalan alarmı ile zoraki uyandı.
Nefret ediyordu cep telefonunun alarm sesinden.
Uyku öylesine tatlıydı ki.
Telefona baktı ve istem dışı olarak "ertele" tuşuna bastı.
Beş dakika daha uyumak için hep öyle yapardı, ama, beş dakika kendisine beş saniye kadar kısa gelirdi.
Yine öyle olmuş ve telefonun alarmı yeniden çalmaya başlamıştı.
"Kalkmam gerek, evet kalkmalıyım, köprüyü saat yediden evvel geçmeliyim" diye kendini şartlandırmaya başlamıştı.
Oysa saat sabahın henüz beşiydi.
Erdem Bey İstanbul'un Anadolu Yakasında oturuyordu ve her sabah saat kaç olursa olsun, banyo yapmadan ve tıraş olmadan evden çıkmazdı.
Ayrıca her gün -beş on dakika da olsa- evde kendince kültür-fizik yapardı.
Tüm bunlar için geçecek zaman yaklaşık bir saati geçerdi.
Bu yüzden de iki saat evvelinden kalkmayı alışkanlık edinmişti.
Uyumakta olan eşini uyandırmamaya özen göstererek ve ayaklarının ucuna basarak banyoya geçmiş, kısa bir süre sonra da çıkmıştı.
Erdem Bey titiz bir insandı.
Kılık ve kıyafetine çok önem verir "avukatlık" mesleğine yaraşır şekilde giyinmeye özen gösterirdi. Kravatsız şekilde değil duruşmaya, Adliyeye bile girmezdi. Gömlek ve kravatının takımına uyumlu olmasına özellikle dikkat ederdi.
Gardırobundaki ütülü gömleklere tek tek bakmış, hiçbirisini giymek istediği takıma uyumlu bulmamıştı.
Uyumlu olacak gömlek ise ütüsüzdü.
Erdem Bey hiç üşenmezdi bu gibi durumlarda. Yine üşenmemiş ve ütü masasını açarak sabahın kör karanlığında gömlek ütülemeye başlamıştı.
Bu sırada sabah ezanı da okunmaya başlamıştı.
Erdem Bey kısa bir süre içinde giyinmiş ve akşamdan hazırladığı çantasını alarak evden çıkmıştı.
İkinci elden aldığı arabasını çalıştırdığında ortalık alacakaranlıktı henüz.
Aracını yavaş yavaş hareket ettirirken düşünüyor ve; "sözde Avukatım ama şu hâlime bak, gece bekçisinden farkım yok" diye, için için hayıflanıyordu.
Birden aklına "ünlü" olmak gelmişti.
"Her ünlü kişi anasının karnından ünlü olarak mı doğuyor sanki" diye düşündü ve bu düşüncesine hak vermek için de "ünlü olmanın da bir bedeli var elbet" diyerek, katlanmakta olduğu bu durumu "ünlü olmanın" bedeli olarak görmeye başlamıştı.
"Ünlü" olduğu zaman bu gibi zorlukları yaşamayacağını biliyordu.
O günlerin yakın olduğuna inanarak, gaz pedalına biraz daha fazla yüklenmeye başlamıştı.
****
Erdem Bey Adliyeye geldiğinde ortalık henüz aydınlanmamıştı. Aracını park edeceği o kadar çok yer vardı ki. Alternatifi çok olunca, birkaç kez yer değiştirmiş ve sonunda en uygun olan yere park etmişti.
"Erken gelmenin de bu avantajı var" diye basit bir mutluluk nedeni bulmuştu kendisine. Sonra da; "iki saat erken gelip uykumdan fedakârlık yaptıysam da, otoparka vereceğim para bana kâr kaldı" diye acı acı gülümsemişti.
Adliye henüz açılmamıştı.
İşin kötüsü Adliye yanındaki kafeterya da açılmamıştı.
Oysa canı sıcak bir çorba ve sonra da çay içmeyi o kadar çok istiyordu ki.
Saatine bakmış ve "en iyisi bir saat arabada kestireyim" diye düşünmüştü.
Hava soğuk ve yağmurluydu. Aracını çalışır durumda bırakmak istemiş ama, yaklaşık bir saat çalışacak aracın sarf edeceği benzini düşünerek vazgeçmiş ve aracını stop ettirmişti.
Üşümemek için paltosunu, vücuduna sıkıca sarmıştı.
Cep telefonunun alarmını bir saat sonraya kurmuştu. Koltuğunu arkaya doğru yaslamış, ayaklarını pedalların olduğu boşluğa uzatmış ve başını koltuğa yaslamıştı.
Aracın teybinde çalmakta olan müziğin sesini kısıp, gözlerini kapatmıştı.
Yağmur şiddetini artırmıştı.
****
Erdem Bey aracının hafifçe sarsılmasıyla uyandı.
Şaşkınlık içinde sarsıntının nedenini anlamaya ve buğulanan camları elleriyle silerek dışarısını görmeye çalışıyordu.
Ancak aracın camları tamamen buğulanmış olduğundan, dışarısını göremiyordu.
Fazla zaman kaybetmeden koltuğunu dik duruma getirdi ve hemen araçtan çıktı.
Karşısında esmer tenli oniki ilâ, onüç yaşlarında bir çocuk, önünde seyyar bir el arabası olduğu halde, korku dolu gözlerle kendisine bakıyordu. El arabasının üzerinde çöp bidonlarından toplandığı belli olan kâğıtlar, şişeler, plastik ve metal eşyalar vardı.
Erdem Bey yine bir şey anlayamamıştı. Ancak aracının önünde kırık cam parçalarını görünce sarsıntının nedenini anlamıştı.
Çöp toplayan çocuk, seyyar arabasıyla Erdem Bey'in aracına çarpmış ve sağ farını kırmıştı.
Bir süre çocuğa baktı, sonra da;
" - Ne yaptın aslanım sen?" diye kızgınlıkla bağırdı.
Çocuk, yağmur altında korku ve mahcubiyet içinde tek kelime dahi etmeden kendisine bakıyordu.
Erdem Bey aracın kırılan farına bir daha baktı ve farın kullanılamaz duruma geldiğini gördü.
Çok kızmıştı.
Ama nedense karşısında put gibi duran çocuğa fazla bir tepki gösterememiş, hatta acımaya başlamıştı.
Erdem Bey duygusal bir insandı ve çocukları da çok severdi.
"- Biraz dikkatli olsana be koçum, bak şu yaptığına" diye çocuğa sitemli bir şekilde söylendi.
Çocuk yine yanıt vermemişti.
Erdem Bey, çocuğun korktuğunu anlamıştı, fazla üstüne gitmek istemedi.
"- Hadi al arabanı da git buradan, biraz da dikkatli ol" dedi.
Tam bu esnada çocuk birden elini cebine attı ve cebinden biri beş, diğeri on liralık buruşuk kâğıt paraları çıkarıp Erdem Bey'e doğru uzattı;
"- Abey, istersen bu paraları al" dedi.
İşte o an!!!
Erdem Bey'in eriyip bittiği an olmuştu.
Gözleri dolmuştu.
Yağmur olmasa gözyaşları açıkça görülecekti.
Gözyaşları yağmura karışmıştı.
Güç belâ;
"- Hadi git be koçum" diyebildi.
Çocuk el arabasıyla uzaklaşırken, Erdem Bey arkasından bakıyordu.
Yağmur çisil çisil yağmaya devam ediyordu.
****
Bu esnada kafeterya da açılmıştı.
Erdem Bey çantasını almış ve aracını kilitleyerek kafeteryaya dalmıştı.
İlk müşteri kendisi olmuştu.
Üşümüş olduğundan kalorifer peteğine en yakın masaya oturmuştu.
O gün duruşması yapılacak olan dava dosyalarını incelerken, önce sıcak bir çorba, ardından da dört beş bardak çay içmiş ve kendine gelmişti.
Sonra da, günün henüz ilk saatlerinde yaşadıklarını düşünmeye başlamıştı.
Rüya mı görmüştü yoksa...
Yaşam herkes için ne kadar zordu. Henüz oyun çağındaki bir küçük çocuk, şimdiden yaşam mücadelesi veriyordu. Kim bilebilirdi, bu çocuğun günün birinde zengin ve ünlü biri olmayacağını. Zengin ve ünlü olmak; belki de çöp bidonlarından çöp toplamaktan geçiyordu. Örnekleri yok muydu bunun? Bir sürü vardı. Bir çobanın bile ne kadar önemli görevlere gelebildiğini Erdem Bey çok iyi biliyordu. Kendisi tüm bunlara göre daha avantajlı konumdaydı.
Kafası karmakarışık olmuştu.
Sonra aklına kırılan farı geldi.
Otopark ücreti ödemeyip dört lira kâr etmiş olmasına karşın, farının kırılması nedeniyle yaklaşık üçyüz liralık zarar etmişti.
"Kısa günün kârı" diye acı acı tebessüm ederken, saat dokuza yaklaşmıştı.
Kafeteryadan ayrılıp, hemen yakında olan Adliyeye doğru yürümeye başladı.
****
Erdem Bey Baro Odasındaki görevliden bir cüppe istedi.
Vestiyerin verdiği cüppeyi beğenmeyip "daha yeni ve yakası dik" bir cüppe vermesini söyledi.
Cüppesini giyip tam Baro Odasından ayrılıyordu ki; duruşmanın yapılacağı Mahkeme salonunun kaçıncı katta olduğunu bilmediği aklına gelmişti.
"- Dördüncü Aile Mahkemesi kaçıncı katta?" diye sordu vestiyere.
"- Dördüncü Aile Mahkemesi, yeni yapılan Adliye Binasında Avukat Bey" dedi Vestiyer.
Vestiyerin, soruyu yanlış anlamış olabileceğini düşünerek;
"- Aile Mahkemeleri bu binada değil mi?" diye, bu defa değişik şekilde sordu.
"- Evet Avukat Bey. Bir, iki ve üçüncü Aile Mahkemeleri bu binada, ama, dördüncü ve beşinci Aile Mahkemeleri yeni yapılan binada" diye ayrıntılı şekilde açıkladı Vestiyer.
Erdem Bey küfür etmeyi sevmediği halde, dayanamayıp okkalı bir küfür savurdu bu yanıt üzerine.
Bir taraftan cüppeyi çıkartıp iade ederken, diğer taraftan bu duruma sebep olanlara lânetler yağdırıyordu.
Koskoca İstanbul'da yaşanan bu rezalete hiçbir haklı neden bulamıyordu. "Amipler bile bu kadar çok bölünmemiş ve parçalanmamıştır.Hukuk Fakültesini bitirmek yetmiyor İstanbul'da, bir de Adliyelerin ve Mahkemelerin nerede olduklarını öğreten fakülteler gerekli" diyordu sinirli sinirli.
Hırsından kuduracak bir hâlde Adliyeden çıkarken, birkaç kişiye çarpmak zorunda kalmıştı.
Yeni yapılan Adliye binası, bulunduğu yere bir hayli uzaktı. Bu yüzden yürüyerek gitmesi olanaksızdı.
Ancak, duruşma saati de yaklaşmıştı. Bu kadar eziyetten sonra duruşmayı kaçırmak istemiyordu.
Aracıyla gitse otopark sorunu yaşayacağını düşünmüş ve taksi ile gitmeye karar vermişti.
Şansına boş bir taksi bulmuştu.
O saatlerde boş taksi bulmak dahi büyük şanstı.
****
Erdem Bey taksiden apar topar inip, koşarak Adliyeye girmişti. Baro odasına geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Önceden çıkardığı paltosunu Baro görevlisine fırlatırcasına vermiş, cüppeyi de kaparcasına almıştı.
Duruşma saatine birkaç dakika kalmıştı.
Duruşma salonunun önüne geldiğinde kalbi yorgunluktan ve stresten küt küt atıyordu.
Salonun önü kalabalık olmasına karşın, duruşmalar henüz başlamamıştı bile.
Erdem Bey rahat bir nefes alırken, mübaşir duruşma listesini asıyordu.
Kalabalık arasından listeye şöyle bir göz attı ve gözlerine inanamadı. Zira aynı saate yaklaşık 30 dosya konmuştu ve Erdem Beyin duruşması sonlardaydı.
"- Hay lânet olsun, böyle şey olmaz" dedi yüksek sesle.
Tüm yapmış olduğu plânlar alt üst olmuştu.
Yakın ilçedeki Adliyede de başka bir duruşması vardı ve oraya yetişmesi bu şartlarda olanaksızdı.
"En iyisi bekletme dilekçesi yazayım" diyerek Baro Odasına doğru hareket etti.
Baro Odasına yaklaşmıştı ki, Baro Odasından çıkan avukat arkadaşı İlhan'la karşılaştı.
Uzun süredir görmemişti bu arkadaşını.
Fakülte arkadaşıydı İlhan. Aykırı bir kişiliği vardı. Farklı bir yaşam biçimi edinmişti kendisine. Saç şeklinden ve giyiminden de bu özelliği kolaylıkla görülebilirdi.
Belli ki, Avukatlıktan sonra da aynı tarzda yaşamaya devam ediyordu. Zira; kot pantolon ve balıkçı yaka kalın bir kazaktan oluşan kıyafetinin üstüne cüppe giymişti. Saçlarını topuz yapmış ve arkadan bağlamıştı. Birkaç gündür sakal tıraşı olmadığı da belliydi.
Erdem Bey "arkadaşlığın" verdiği samimiyetle;
"- Bu ne hâl be Dostum???"diye sormaktan kendini alamadı.
"- Ne varmış hâlimde?" diye soruyla karşılık verdi arkadaşı.
"- Şu kılık kıyafetin bir avukata yakışıyor mu? Kot pantolonuyla duruşmaya girilir mi? İnsan tıraş olmaz mı? Sen bu hâlinle mesleğini küçük düşürmüyor musun?" şeklindeki soruları ardı ardına sordu Erdem Bey.
"- Ne varmış kılık kıyafetimde, hem sen bu kafayı değiştir artık Sevgili Dostum, insanları kılık kıyafetleriyle değerlendirmekten vazgeç artık" diye karşılık verdi arkadaşı İlhan.
Erdem Bey arkadaşının kendisini ve sorusunu anlamadığını görmüş ve;
"- İyi o zaman, yazında şortla gelirsin Adliyeye" demiş ve konuyu değiştirmişti.
Erdem Bey yaklaşık iki saat sonra Aile Mahkemesindeki davasına girmiş ve dava lehine sonuçlanmıştı.
Doğrusu bu, onca çektiklerine değmiş ve keyfi yerine gelmişti.
Hiç zaman kaybetmeden önüne çıkan ilk taksiye atlamış ve öteki duruşmasına yetişmek üzere yeniden yollara koyulmuştu.
Duruşma saatinin geçtiğini bilmesine karşın, bekletme dilekçesi göndermiş olmasına ve meslektaşının kendisini nasıl olsa bekleyeceğine olan inancı ile fazla telaş göstermiyordu. Buna rağmen, mevcut belirsizlik, kendisini az da olsa strese sokuyordu.
Bu gibi durumlarda sıkça aksilikler yaşamıştı.
Genellikle saatlerce duruşma sırası beklediği halde, nadiren geç kaldığı çok az sayıdaki duruşmalarını kaçırmıştı.
Erdem Bey yine koşarcasına Baro Odasına dalmış, alelacele kaptığı cüppesini merdivenlerde giymeye başlamış ve nefes nefese duruşma salonuna geldiğinde ise, bomboş bir salonla karşılaşmıştı.
Tüm duruşmalar yapılıp bitmişti.
İçinden bir küfür daha savurup Mahkeme Kalemine doğru yürüdü.
Kalemdeki bayan memureye dosyasını sordu.
Bayan memure hemen anımsadı ve;
"- Bekletme göndermiştiniz değil mi?" diye sordu, Erdem Bey' de;
"- Evet o dosya, ne oldu? Neden beklemedi Yargıç?" diye sordu.
"- Karşı taraf avukatının başka Adliyede duruşması varmış, beklemek istemedi, bizim Yargıç da faks ile gelen mazeretleri kabul etmediğinden, dosyayı işlemden kaldırdı" dedi bayan memure.
"Aksilikler gelince üst üste gelirmiş zaten" dedi kendi kendine Erdem Bey.
Sonra da Adliyeden yavaş adımlarla çıkarken; "ne olacak biz avukatların bu durumu? Adliyeye gitmek bile büyük sorun bu şehirde. Yatsan da olmuyor, sabahın kör saatlerinde kalksan da olmuyor." diye isyan etmeye başlamıştı ki, bir yerde okuduğu; "şartları değiştiremiyorsan, sen şartlara uyacaksın" sözü aklına geldi. "Bu şehirde onbine yakın avukat da aynı şartlarda çalışıyor, o halde şikayet etmemin bana hiçbir yararı yok. En iyisi mevcut şartlar içinde başarılı olmanın yollarını bulmalıyım" diye düşünmeye devam etti.
****
Erdem Bey otomobilini ilk gittiği Adliye Yakınlarında unuttuğunu fark etmişti, ama çok geç kalmıştı.
Zira; içinde bulunduğu Deniz Otobüsü, Marmara'nın mavi sularını yararak, süratle Anadolu Yakasına yaklaşıyordu.
*******
Erdem Bey ve eşi o akşam davet edildiği bir hemşerisinin düğününe katılmaya hazırlanıyordu.
Her ikisi de en yeni ve en şık elbiselerini giymişlerdi.
Erdem Bey bu tür davetlere katılmaya önem verirdi. Zira; sosyal çevresini genişletmek için bu tür davetlere katılmak gerektiğine inanırdı.
Üstelik de, düğün sahipleri oldukça zengin ve hatırı sayılır kişilerdi.
Bu kişilerin avukatlığını almayı da çok istiyordu.
Düğün, İstanbul'un beş yıldızlı otellerinden birinin balo salonunda yapılıyordu.
Erdem Bey ve eşi belirlenen saatten on ya da onbeş dakika önce gelmişti balo salonuna.
Çok şık ve markalı giysiler içindeki düğün sahipleri, kendilerini kapıda samimi olarak karşılamışlardı.
Sonra da salon görevlileri ellerindeki listeye bakarak oturacakları masayı göstermişlerdi.
Masada "Av. Erdem Bey" isminin yazılı olması, Erdem Bey'i oldukça gururlandırmıştı. Özellikle yanındaki eşine "kendisine değer verildiğini" göstermek ister gibiydi.
Her ne kadar kendilerine ayrılan masa, salonun oldukça kenarında sayılacak bir yerde olsa da, Erdem Bey bunu fazla sorun etmemişti. Zira düğüne katılımın çok fazla olacağını tahmin ediyordu.
Hemşerisi olan üst düzey bürokratlar ve zengin olarak bilinen kişiler birer birer gelmeye başlamıştı.
Gelenler büyük itibar görüyordu.
Erdem Bey gelenleri bir bir tanımaya çalışırken, birden salondakilerin tüm dikkatleri gelen çifte yönelmişti.
Kendisi de merak etmişti.
Kimdi aşırı ilgi çeken bu çift?
Merakla kapıdan girenlere bakıyordu.
Gelen Erdem Bey'in Ali adındaki ilkokul arkadaşıydı.
Ali Bey okumamış ticarete atılmış ve çok zengin olmuştu.
Kendisine herkes "Ali Ağa" diye hitap ediyordu.
Ali Ağa ve eşi en ön masalardan birine yerleştirilmişti.
Geceye katılan üst düzey bürokratlardan bazıları bile, masasından kalkıp Ali Ağa'ya "hoş geldin" demeye gidiyordu.
Erdem Bey ilkokul arkadaşına olan "aşırı ilgi" ile, kendisine gösterilen "ilgisizliği" kıyaslamaya başlamıştı.
İlkokulda kendisi sınıfın en çalışkan bir öğrencisi iken; Ali, sınıfını her sene zar zor geçen biriydi. Pek çok sınavda Ali'ye yardımcı olmuştu.
Aradan geçen yıllarda Erdem Bey okumuş ve "avukat" olmuştu. Arkadaşı ise ticarete atılmış ve sayılı zenginler arasına girmişti.
Toplumun "okuyanla" "zengin olana" verdiği değer farkını, burada çok açık görmüştü.
Erdem Bey bu duruma aldırmamış görünmeye çalışmışsa da, kıskanmıştı çocukluk arkadaşını.
Arkadaşının masasına gidip "hoş geldin" demeyi ve "hâl hatır sormayı" düşünmüştü ama, gururu buna engel olmuş ve "O benim masama gelmeli" diyerek, bu düşüncesinden vazgeçmişti.
Erdem Bey'in bulunduğu masada tanımadığı başka davetliler de vardı. Ama neticede hepsinin hemşerisi olma olasılığı kuvvetliydi. Bu nedenle birer birer tanışmaya başladı. Hatta bazılarının uzun yıllar göremediği eski dostları olduğunu öğrenmişti. Çoğu "iş adamıydı" ve Erdem Bey hepsine ayrı ayrı kartvizitini vermişti.
Bu arada Erdem Bey'i tanıyan birkaç hemşerisi de masasına kadar gelip hâl hatır sormuştu. Bu düğün çok iyi olmuştu sosyal çevresini genişletmesi için.
Eşinden izin alarak masaları dolaşmaya başlamıştı.
Hemen her masada bir tanıdığı vardı. Tanıdıkları kendisini ayakta karşılıyor ve o masadaki tanımadığı diğer kişilere "hemşerimiz Avukat Erdem Bey" diye takdim ediyorlardı.
Erdem Bey çok keyif almıştı bu durumdan.
Bu arada uğradığı bazı masalarda kendisine içki ikram ediliyor ve Erdem Bey de bunları geri çevirmiyordu.
Yeniden masasına dönmüş ve eşinin kulağına;
"- Hayatım iyi ki katıldık, bir sürü yeni insanla tanıştım" demişti.
Bu arada sahnedeki sanatçı Erdem Bey'in ve hemşerilerinin yöresine ait türkü ve oyun havalarına başlamıştı.
Erdem Bey almış olduğu alkolün de etkisiyle;
"- Hadi kalk oynayalım" diyerek; eşinin elinden tutmuş ve sahneye doğru götürmüştü.
Erdem Bey coşmuştu.
Sahnede bütün hünerini gösteriyordu.
Eşi de şaşırmıştı O'nun bu yöndeki yeteneğine. Zira bunca zaman katıldıkları yemek olsun, düğün olsun, nişan olsun; eşinin oynadığına hiç tanık olmamıştı.
Hatta birkaç kez kendisi Erdem Bey'i oynamaya davet ettiği halde, Erdem Bey;
"- Ben koskoca bir avukatım, oynamak bana yakışmaz" demişti.
Oysa şimdi usta bir folklorcu gibi oynuyordu Erdem Bey.
Tam bu sırada arkadaşı Ali Ağa'nın da, sanatçının söylemekte olduğu yöresel türküye dayanamayıp oynamaya geldiğini görmüştü Erdem Bey.
Birden her şeyi unuttu ve arkadaşı Ali'ye doğru yöneldi;
"- Vaaaaay Ali arkadaşım, na'ber yahu?" diye hararetli bir şekilde sarıldı.
"- Ooooo, Erdem gardaş, sen ha." diye aynı samimiyetle Ali de O'na sarılmıştı.
Müziğin gürültüsünden fazla konuşamadan bir süre karşılıklı oynadılar.
Sonra birlikte sahneden uzak bir köşeye giderek samimi bir sohbete koyuldular.
Karşılıklı hâl hatırdan sonra Ali, Erdem Bey'e dönerek;
"- İşlerin nasıl gardaş?"diye sordu.
Erdem Bey bu gibi durumlarda burnundan kıl aldırtmazdı.
"- Çok yoğunum Aliciğim be. birkaç şirketin danışmanlığını yapıyorum, ayrıca sürekli işi olan birkaç müvekkilim var. Eh işte idare ediyoruz" dedi.
Erdem Bey bu samimi ortamdan sonra, arkadaşı Ali'nin avukatlığını kaptığını sanıyordu. Arkadaşı Ali ise;
"- Yav Gardaş, seninle çalışmayı çok isterdim fakat." diye devam ederken, Erdem Bey arkadaşının bu "fakat" diye başlayan kelimesinin devamından, olumsuzluk geleceğini anlamıştı. Ali Ağa devam etti;
"- Bizim şirketler bünyesinde çalışan üç dört avukat var. Gardaş istersen seni de şirkete alalım" dedi.
Bu söz Erdem Bey'in gücüne gitmişti.
Arkadaşı kendisini "eleman alır gibi" almak istiyordu.
Erdem Bey gururundan ve onurundan asla taviz vermezdi.
"- Eksik olma Ali Kardeş, ama, benim işim başımdan aşkın zaten" deyivermişti.
****
Düğün dönüşü eve dönerken saat gecenin ikisini bulmuştu.
Erdem Bey bir taraftan yeni insanlar tanımanın keyfini yaşarken, diğer taraftan arkadaşı Ali'nin davranışına üzülmüştü. Ayrıca toplumun "paralı" insana nasıl değer verdiğini bu gece çok iyi anlamıştı.
Ama dert etmiyordu ve;
"- Benim de gönlüm zengin" diyordu.
****
Erdem Bey çevre yolu yerine, sahil yolundan gitmeyi ve eşiyle birlikte İstanbul'un doyumsuz manzarası eşliğinde romantik bir yolculuk yapmayı istemişti.
Ancak sahil yoluna girdiğine ve gireceğine pişman olmuştu.
Manzara gerçekten müthişti. Ancak gecenin ikisinde bile yoğun bir trafik vardı.
Herkes eğlenceden dönüyor olmalıydı.
****
Erdem Bey o sabah duruşma sırasını beklerken oldukça heyecanlıydı.
Kendince önemli bir dava olarak görüyordu duruşmasına gireceği davayı.
Baro Odasında bekleyemediği gibi, koridorlardaki sıralarda da oturamıyor, sürekli elinde çantası ile bir sağa, bir sola volta atar gibi gidip geliyordu.
" Her duruşma ayrı bir stres" diye düşünüyor ve ardından da "bir gün duruşma stresinden Mahkeme koridorlarında yığılıp kalacağım" diye endişe ediyordu.
Benzer olaylar da sıkça yaşanmıştı. Bazı avukatların duruşma sırası beklerken kalp krizinden vefat ettiğini çok iyi biliyordu.
Yanında staj yaptığı avukat üstadının "avukatın emeklisi olmaz, avukat mezarda emekli olur" sözünü anımsamış ve hak vermişti kendisine. Bu meslekte yaşanan streslerin, avukatların çoğunu genç yaşlarda kalp hastası yapabileceğine ve kalpten vefat etmelerine neden olabileceğini düşünüyordu.
Bu endişeli düşünceler dahi heyecanını yatıştırmamıştı.
Davanın kaybından uğrayacağı maddi zarardan çok; eşinin yakını olan bu müvekkiline nasıl anlatacağını düşünüyordu.
Zaten cahil bir adamdı müvekkili.
Üstelik de davanın kaybedilmesi tüm sosyal çevresinde çabucak duyulacak ve kendisi için çok kötü bir reklâm olacaktı.
Yani bu davanın manevi yönü daha önemliydi.
Her şeyden önemlisi de "Eşine" karşı mahcup olacaktı.
****
Erdem Bey'in korktuğu başına gelmiş ve dava aleyhine sonuçlanmıştı.
Sıkıntısı ve stresi daha da artmıştı.
Nasıl anlatacaktı şimdi bu durumu müvekkiline?
Oldukça sinirli bir şekilde bürosuna gelmiş ve sekreterinden "arayan olup olmadığını" bile sormadan "şekersiz bir kahve getirmesini" söyleyerek, odasına dalmıştı.
Burnundan soluyordu.
Sekreter kahveyi henüz getirmemişti ki, dâhili hattan Mehmet Bey'in hatta olduğunu söylemişti.
Mehmet Bey; davasını kaybettiği müvekkiliydi.
Ne cevap verecekti şimdi?
Hazırlıksız yakalanmıştı.
Zaman kazanması gerekiyordu. Sekreterine, panik içerisinde;
"- Henüz gelmedi de, duruşmada de." diyerek, "telefonu bağlamamasını" söyledi.
Erdem Bey mümkün olduğu şartlarda arayanlara kendisini "yok" dedirtmez ve böyle yapan bazı Meslektaşlarını da şiddetle eleştirirdi.
Ama şimdi, kendisini telefona çıkacak ve cevap verecek güçte görmüyordu.
Sonra koltuğuna gömülüp düşünmeye başlamıştı.
Nasıl anlatacaktı bu durumu müvekkiline?
Gerçeği anlatmak istiyordu ama, müvekkili davayı kazanacağından o kadar emindi ki. Hatta bir keresine Erdem Bey'e "aslında bu davada avukata bile gerek yok ama, Valla, sen de sebeplen bu işten diye davayı sana verdim" demişti.
Böyle düşünen birine "davayı kaybettiğini" nasıl anlatabilirdi?
Sıkıntı ve stresten kalbi fırlayacak gibi oluyordu.
Sonra birden yine yanında staj yaptığı avukat üstadının "avukatlık, her şartlarda çözüm üretme sanatıdır" sözü aklına geldi.
Evet bu mesleği icra ediyorsa her şartta çözüm üretmeliydi.
Ama çözüm neydi???
Bir türlü bulamıyordu.
Sonra bir arkadaşının yarı şaka yarı ciddi "avukat dava kaybetmez, temyiz hakkı kazandırır" sözü aklına gelmişti.
Evet, şimdilik çözümü bulmuştu galiba.
Tam ne cevap vereceğini tasarlıyordu ki, sekreteri dâhili hattan üzgün bir tonla;
"- Mehmet Bey yine arıyor, bağlayayım mı?" diye soruyordu.
Erdem Bey tüm cesaretin topladı ve;
"- Bağla" dedi.
Telefonun öteki ucundaki Mehmet Bey kendinden son derece emin bir tavırla;
"- İyi günler Sayın Avukatım. Hayırlı haberi almak için aramıştım" dedi.
"- Mehmet Abi, hayırlı haber biraz gecikecek" dedi Erdem Bey. Eşinin akrabası olması nedeniyle "Abi" diye hitap ederdi kendisine. Mehmet Bey'in biraz keyfi kaçmıştı ve;
"- Hayırdır avukatım" diye sordu.
"- Mehmet Abi, dosyayı bir üst mahkemeye gönderiyoruz, yani temyiz hakkı kazandık" dedi Erdem Bey. Dedi ama, kıpkırmızı olduğunu hissediyordu.
Mehmet Bey pek anlamamıştı ama, "kazandık" sözü kendisini rahatlatmıştı.
"- Yani bizim dava şimdi daha üst mahkemede mi görülecek?" diye yeniden sordu.
"- Evet Abi, daha üst mahkemede görülecek, Ankara'da, Yargıtay'da" diye pekiştirdi Erdem Bey.
Mehmet Bey'in çok hoşuna gitmişti bu durum.
Tüm yaşamında Ankara'yı önemserdi. En önemli kişiler Ankara'da değil miydi?
Demek ki, kendi davası da Ankara'da görülecekti ha.
"- Güzeeeel" dedi.
Erdem Bey tehlikeyi -şimdilik- atlattığını anlamış ve fırsatı değerlendirmek istemişti;
"- Ama Abi, dosyanın Ankara'ya gitmesi için masraf gerekiyor biliyorsun" dedi yarım ağız.
"- Elbette avukatım, lafımı mı olur? Ne kadar istiyorsan, yarın gönderirim" demişti Mehmet Bey.
****
Erdem Bey telefonu kapatırken, gözlerini de kapatmıştı.
Düşünüyordu.
(Bu hikaye devam edecektir)
SARI HUKUK BÜROSU'nun sayfasından alıntıdır...
-
bugün sevgili fırat ağabeyimizin doğum günü...kendisine, sevdikleri ile birlikte nice mutlu ve sağlıklı sene diliyorum...iyi ki varsın...
-
Merhaba sayın yetkili,
Kirada oturduğum evin sözleşme tarihi 31.01.2008'de doluyor.Bundan bir buçuk ay önce evden çıkacağımı ve depozitomun geri iade edilmesini ev sahibine bildirdim. Daha sonra 26 aralıkta noterden bir ihtarname çektim ve 31.01.2008 itibariyle evi tahliye edeceğimi ve teminat bedeli olan 500 doların tarafıma iadesini talep ettim. Ocak ayının kira bedelini de henüz yatırmadım.Bunun üzerine ev sahibim beni aradı ve kirayı yatırmamı istedi.Ben de kirayı depozitodan düşmesini istedim.Kira bedelim 500 ytl'dir.O da bunun mümkün olmadığını beni icraya vereceğini söyledi.
Sizden ricam ben bu durumda ne yapabilirim.Evde kesinlikle hasar yok bir çivi bile çakmadım.Eğer ev sahibi beni icraya verirse davayı kazanma şansım var mı?Şu andan itibaren ne yapmam doğru olur?Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler.Saygılar...
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 16.45 - deniz6
Merhabalar.
Bir firma ile yaptığımız sözleşme neticesinde bazı senetler imzaladım. bu senetlerin 16 tanesini ödedim. Ama daha sonra çeşitli nedenlerden dolayı firma ile aramızdaki sözleşmeyi karşılıklı olarak iptal ettik. Benim firmada 9 adet senedim kaldı. Bu senetlerden 4 tanesi tarafıma iade edildi. ama geriye kalan senetlerden 4 tanesinin tahsili için cirolanarak başka bir firmaya verilmiş. Bu firma da senetlerin tahsili için bankaya vermiş.
Sözleşmeyi iptalden sonraki senetlerimden 1 tanesinin vadesi doldu ve banka bana protesto çekti. Bankaya konuşmak için gittiğimde banka görevlisi 1000 ytl altındaki senetlerde herhangi bir adli işlemin yapılmadığını, senetlerin bankadan çekilmesi için firmanın başvuruda bulunması gerektiğini söyledi.
benim merak ettiğim banka benim hakkımda icra takibi başlatabilir mi?
Sözleşmeyi iptal ettiğim firma biz senetlerin iadesi için başvuruda bulunduk diyor.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 15.47 - yaprak07
31 yaşımdayım ve 7 yıllık evliyim. 5 yaşında bir kızım var. Eşimden şiddetli geçimsizlik ve aldatma gerekçeleri ile boşanmak istiyorum. Davayı karşılıklı açacağız. Oda boşanmaya karşı değil. Kızımın velayeti bende kalacak. Herhangi bir tazminat yada nafaaka istemiyorum. Şu anda hala aynı evde kalıyoruz. Ve dava süresincede mecburen aynı evde kalacağız. Mahkeme ne kadar zamanda tamamlanır. Aynı evde kalmamız bu süreci uzatır mı. Baba ayrıldıktan, benim talebim olmasa dahi, sonra kızına belli bir nafaka ödemeye mecbur edilir mi.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 15.13 - ahmet3341
Ben 2004 yılında bir arkadaşa sandıktan çekmiş olduğu krediye müteselsilen kefil oldum ileryen zamanlarda arkadaş meslekten atıldı ve borcunu ödemede sandık ise parayı benden talep etti bende ödedim.Ben bu ödediğim parayı asıl borçludan talep edebilirmiyim faizi ile birlikte.Adresini tespit ettim,parası veya mal varlığı yoksa parayı alamadığım zaman ne gibi cezalar almasını gerekir örheğin hapis cezası...Bilen arkadaşlar cevap yazarsa sevinirim
-
merhabalar, elimde Ağustos 28, 2007 tarihli bir YTL çek bulunuyor, çek google inc. tarafından adıma gönderildi. Takas için üzerinde Citibank ibaresi bulunuyordu. Çek elime Eylül 11 09 2007 tarihi ile ulaştı. Çeki bozdurmak için Citibank'a gittiğimde biz bozmuyoruz, hesabınız olan bankada bozdurmanız gerekiyor dediler. Hesabım olan bankalarda çeki bozduramadım. Bankalar çekin geldiği tarihten itibaren 10 gün içinde takas alabileceklerini üzerinden baya zaman geçtiğini söyleyeyip kabul etmiyorlar. Citibank merkez ise , çeki hesabı bulunan bankaya götürmemde diretiyor. Onlara durumu anlatmama rağmen sonuç alamadım. Birçok kişinin Citibanka kargo ile gönderdiğini ve bozdurduğunu biliyorum. Almamakta ısrar ediliyor. Şimdi üzerinden de uzun zaman geçti, fakat zaman aşımının 6 ay olduğunu öğrendim. Ne yapabilirim. Yapılabiliecek yasal işlemler nedir. Teşekkürler.
-
bakaya suçlarında karar verilen hapsin paraya çevrilmesinde ortaya çıkan para cezası, "gün para cezası" mıdır yoksa "kısa süreli hapis cezasına yaptırım olarak verilen para cezası mıdır?
teşekkürler.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 13.21 - hturna
Merhaba;Limited şirketlerin üçüncü şahıslara karşı olan borçları limited şirketin ödeyecek mal varlığı yoksa şirket ortaklarından nasıl tahsil edilebilir.Çünkü kötü niyetli
kişiler limited şirket ortaklarının üçüncü kişilere olan borçlarından hisseleri oranında sorumlu olduklarını bildiklerinden en düşük sermaye miktarı ile limited şirket kurup borçtan kaçma yoluna gidebiliyorlar. Bu tip durumlarda mesela şirket ortağından bir senet alınmasının yararı olabilir mi? Bu alacaklar nasıl tahsil edilebilir. Bu durumda olan binlerce alacaklının mağdur olduğuna inanıyorum.
selamlar...
-
İstanbul dünden beri başlayan kar yağışının etkisi ile yavaş yavaş beyaza bürünmekte, Donan yerlerimizin sayısı artmakta,
ELHAN-I ŞİTA
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,
Eşini gaib eyleyen bir kuş
gibi kar
Geçen eyyâm-ı nev-bahârı arar.
Ey kulûbun sürûd-ı şeydâsı,
Ey kebûterlerin neşîdeleri,
O bahârın bu işte ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri
karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze
Na'şın üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar.
Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
gibi kar
Sizi dallarda lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz ey mürgan,
Şimdi boş kaldı ser-te-ser yuvalar,
Yuvalarda -yetîm-i bî-efgan:-
Son kalan mâi tüyler kovalar
karlar
Ki havâda uçar uçar ağlar.
Cenap Şehabettin
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 13.00 - av.sukran
Tüm meslektaşlarımın yeni yılını kutluyorum. Benim müdahalenin men'i, kal ve ecrimisil konusunda bir davam var. Dava karar aşamasında ancak hukuka aykırı bir karar çıkması durumu söz konusu, bu sebeple sizinle paylaşıp yorumlarınızı almak istedim.Olay şöyle;
Antalya İlinde önceden köy kapsamında bulunan bir yerde çok paydaşlı tapulu bir mülk, imar uygulaması nedeniyle parsellere ayrılıyor. Davalı ile müvekkilim bu mülkte paydaş iken parselasyon çalışması neticesi davalının parseli ile müvekkil davacının parseli yan yana iki parsel şeklinde tapuya tescil ettiriliyor. Davalı, imar uygulamasının yapılmasından 3-4 ay kadar önce 120 m2 büyüklüğünde ve 63 m2'si müvekkilin arsasına taşar vaziyette bir gecekondu inşaatı yapıyor. Davalı, müvekkile ait geri kalan parsele ağaç dikmek ve duvar çekmek suretiyle müvekkilin parselini kendi parseli içinde eritiyor. Yani bilirkişi incelemesinde çıkan manzara şu evin (taşkın inşaatın) 63 m2.'si müvekkil arsasında ayrıca muhtelif sayıda ağaç ve duvar da davalı tarafından yapılmış bu sebeple keşif mahallinde müvekkile ait bir arsa gözükmüyor. Anılan inşaat kadastral fotoğraflarda gözükmüyor ama evin imar uygulamasından önce yapıldığı konusunda bilirkişi raporu var.Biz davamızda müdahalenin men'i, muhtesatın kal'i ve ecrimisil talebinde bulunduk. Davalı taraf ise inşaatın imar uygulamasından önce yapıldığı sebebiyle iyiniyetli olduklarını ve davanın reddini talep ettiler. Mahkemece yapılan keşif neticesi verilen bilirkişi raporunda İNŞAATIN İMAR UYGULAMASININ KESİNLEŞMESİNDEN ÖNCE YAPILDIĞI, İNŞAATIN BEDELİNİN ARSA BEDELİNDEN DÜŞÜK OLMASI NEDENİYLE (ÇÜNKÜ İNŞAAT GECEKONDU VE ARSA BELEDİYE HİZMETLERİNDEN YARARLANAN ANA CADDEYE YAKIN OLDUĞU İÇİN DEĞERLİ BULUNDU) YIKIMIN AŞIRI ZARAR DOĞURMAYACAĞI tespit edildi. Mahkemece geçen celse verilen ara karada davacı olarak tarafımıza davalı tarafından yapılan inşaat bedeli ve dikilen ağaç bedeli olarak toplam 27.000,00 YTL.'nin mahkeme veznesine depo edilmesi için kesin süre verildi. Ancak sorun şu mahkemece bizden inşaat ve ağaç bedeli alındıktan sonra yıkıma karar verilecek. Oysa benim görüşüm şu; Eğer inşaat bedeli ve ağaç bedeli bizden tahsil ediliyor ise yıkıma değil inşaatın ve ağaçların tarafımıza aidiyetine karar verilmesi gerekir, bu halde Belediye'den ifrazının mümkün olup olmadığı hususunda görüş alınması lazım, mahkemece bu görüş alınmadı. Ya da eğer yıkıma karar verilecekse bizden inşaatın ve ağaçların asıl değeri değil enkaz değerinin talep edilmesi lazım. Bu durumda hem inşaatın ve ağaçların gerçek değerini ödeyip hem de yıkım kararı çıkarsa müvekkilin ciddi boyutta zararı doğacak zira müvekkil yıkacağı eve ve keseceği ağaçlara gerçek değerini ödemiş olacak ve arsasına ancak %50 değerini daha ödeyerek sahip olabilecek. Yani durum oldukça karmaşık bir hale geldi. Bu hususlarla birebir örtüşen bir yargıtay içtihadına ihtiyacım var zira ancak böyle bir içtihatla mahkemeyi vereceği yanlış karardan döndürebilirim diye düşünüyorum. Yardımlarınızı bekliyorum ve şimdiden teşekkür ediyorum. Saygılarımla.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 12.24 - oguz105
İyi günler,
Apartamanımız 2007 yılı yaz aylarında doğalgaz ile merkezi ısıtma sistemine geçti. Bazı daire sahipleri ısınamadıklarını öne sürerek dairelerine kontrolsüz olarak fazla petek eklettiler.Yapılan toplantıda ise yakıt ücreti geldiği zaman her dairedeki petek sayıları belirlendikten sonra paylarına düşen yakıt ücretini ödeyeceklerini sözlü olarak bildirdiler. Şu anda fazla petek sayısı olan daireler ve petek sayısı az olanlar aylık olarak gelen yakıt ücretini eşit olarak ödüyor. Yönetici ile defalarca görüşmeme rağmen bir yanıt alamadım. Son toplantıda yönetici , 3-4 ay herkesin aynı yakıt parasını ödemesini, daha sonra petek sayımı yapılarak yakıt ücretlerinin düzenleneceğini söyledi. Ben dairesinde benden 50 petek fazlası bulunan daire ile aynı yakıt ücreti ödememin haksızlık olduğunu düşünüyorum.3 aydır bu durum devam ediyor.Ne yapmam gerektiği konusunda yardımcı olursanız sevinirim.Şimdiden teşekkürler.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 12.01 - ozgey
İyi Günler Arkadaslar
Ben bu forum sitesine yeni üye oldum. Ve bir konuda bilginize ihtiyacım var
Karayolları üzerine otele veya işletmeye ait tabela koymak için gerekli
prosedür nedir? Bu konuda bana yardımcı olabilecek kimse varmı acaba
Tesekkurler
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 11.55 - tiviki
Ortağımdan borçlarına karşılık 1996 yılında 4 milyar TL lik senet almıştım.
1998 yılında borçlarımdan dolayı hüküm giyip cezaevine girdim.
5 yıl yatıp şartlı olarak tahliye edildim. Senetlerimi tahsil için ortağımı aradım ama yeri belli değildi. 3 yıl kadar sonra ortağımı buldum.
Bu senetlerimi tahsil edebilmek üzere dava açabilirmiyim.
Teşekkürler
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 11.44 - 1ol
Daha önce de bahsettiğim kefil olduğum bir borç için asıl borçlu bankaya müracaat ederek borcu ödeyemeyeceğini beyanla bankayı kefiller üzerine yönlendirmiştir. Bu durumda borçalr kanunun aşağıya çıkarttığım 501 ve 503 ncü maddeleri bana ne gibi haklar sağlar. Hukuk dilini bilmediğim için yorumlayamadım. Değerli hukukçularımız bu maddelerin ne demek istediğini açıklarlarsa çok memnun olurum. Şimdiden teşekkürler.
Madde 501 - Borç muacceliyet iktisap edince, kefil her zaman alacaklıyı borcun ifasını kabule veya kendisini kefaletten tahlise icbar edebilir. Alacaklı edayı kabul etmez yahut haiz olduğu teminatı ita ve nakilden imtina eylerse kefil kendiliğinden kurtulur.
Madde 503 - Aşağıdaki hallerde kefil, borçludan teminat itasını ve eğer borç muaccel ise kendisinin kefaletten kurtulmasını talep edebilir.
1 - Borçlu kefile karşı vukubulan taahhütlerine ve bilhassa muayyen bir müddet zarfında kendisini kurtaracağına dair olan vadına muhalif hareket ettiği takdirde.
2 - Borçlu mütemerrit bulunduğu takdirde.
3 - Kefil, gerek düçar olduğu zayiat gerek kendi tarafından irtikap olunan bir kusur sebebi ile kefaleti kabul ettiği zamanda kimden ziyade tehlikelere maruz olduğu takdirde.
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 11.17 - elaca
02.06.06 tarihinde R.....bayisi olan Ankara K... Ç..... mağazalarından, M...a model vitrin takımı ve D.... model koltuk takımı almıştım. Ancak koltuk takımı, pis poşetler içerisinde ve lekeli olarak getirildi. İkili koltuğun tek ayağı yamuk yapılmıştı. Teslimat sırasında olmadığım için, ürünleri bırakıp gitmişlerdi. Geldiğimde vitrin takımını monteleyen bayi çalışanına ürünleri geri götürmelerini söyledim. Ancak beyefendi kesinlikle mümkün olmadığını söyledi. Yamuk olan ayağı ise siz yapabilirsiniz gibi komik bir çözüm getirdi. Daha sonra bir ay boyunca bayiye bu durumu anlattım. Yaptığım uzun görüşmeler sonucu, koltuk lekelerini silmem için, güya özel ilaç diye bir deterjan getirdiler. Dışarıda açık satılan markasız deterjanlara benziyordu. Lekeleri kısmen çıkardım. Ancak bayi koltuk takımını satarken, en kaliteli kumaş olduğunu söyledi ve üzerine çay,su dökerek show yapmıştı. Leke tutmaz ve silinebilir diye söylemişti ancak koltuk takımını daha bir kere sildim ve üçlü koltuğun bazı yerlerinde tuhaf lekeler oluştu. Şu an koltuk takımını alalı daha bir sene oldu ama ikili ve üçlü koltuğun arka dayanak kısımları kırıldı. Ayak boyaları kısmen döküldü. Süngerlerinde çeşitli büzülmeler meydana geldi. Aldığım bayiyi aradığımda ise kapandığını daha doğrusu bayilik sözleşmesinin bittiğini öğrendim. Ben de üretici fabrikasını yani ürünü üreten yeri aradım. Müşteri Temsilcisi ile görüştüm. Ancak yine 1,5 ay uğraştım. Her gün arayıp gelişmeleri öğrenmesem kesinlikle dönüş yapmıyorlar. Bir de hergün arayınca Müşteri Temsilcisi’nin psikolojisini bozuyormuşum. Hep bir şekilde atlatmaya çalışıyorlar. Ya da, sekreterleri, yöneticilerimiz yok, müşteri temsilcileri müsait değil, şehir dışında veya toplantıda diye telefon bağlamıyorlar. Uzun görüşmelerim sonucunda koltukları alıp Konya’ya götüreceklerini söylediler ancak fabrika koltukların arka makaslarını yapıp, ayaklarını tekrar boyayacaklarmış. Kumaşlara ise müdahale edemezlermiş. En azından kumaşlarını temizletin dedim. Ancak bana R...’nin sattığı ürünlerinin kumaşları silinmez olduğunu sadece kuru temizleme yapılabildiğini söyledi. Ancak bayiniz böyle söylemedi dediğimde ise, Müşteri Temsilcisi bayinin sorunu, bizim sorunumuz değil gibi komik bir cevap aldım. Bayinin zaten sözleşmesi bitmiş ortada yok. R... sanırım ürünün iki yıl garantili olduğunu unutuyor. Çünkü bana Müşteri Temsilcisi’nin sorusu; “siz ürünü 1 yıldır kullanıyorsunuz niye şimdi arıyorsunuz”? açıkcası çıkarcı olduğumu ima ediyor ve kendi ürünlerinin ayıplarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Ben aynı firmadan vitrin takımı da aldım. Ancak vitrin takımı ile ilgili hiçbir sıkıntım yok. Ürünü ayıplı olarak üreten fabrika, bu şekilde yardımcı oluyor. Anladığım kadarıyla firmanın politikası müşteriyi yıldırmak.
Bu durum karşısında bir dilekçe ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na başvurdum. Tarafıma bir yazı geldi. Gelen yazıda hakem heyeti veya Tüketici Mahkemeleri’ne başvurmam gerektiği yazıyordu ancak ürünlerimin yaklaşık tutarı 2.812,00 YTL olup hakem heyeti tavan tutarını aşmaktadır. Bu durumda Tüketici Mahkemeleri’ne başvurmam gerekiyor. Sizlerden bu durum ile ilgili bilgi almak istiyorum.
1. Dava için Avukat tutmam gerekir mi?
2. Bu davanın bana yaklaşık maliyeti ne olur?
3. Sizlerce bu davayı kazanabilme olasılığım nedir?
4. Karşı taraf mahkemede ayıplı ürünlerini kullanıcı hatasına dahil ederler mi?
Şimdiden teşekkür ederim ve iyi çalışmalar dilerim.
Saygılarımla, F. TAŞ
-
Yazan: 04 - 01 - 2008 : 09.54 - cemayata