-
Yazan: 29 - 07 - 2008 : 03.28 - budu
ben 47 yaşında emekli bir bayanım kocam benden habersiz 2008 model megan araba aldı şimdi ödemiyor benim krediyle aldığım evim var boşanma davası açıcam kocam icralık olduğunda bana bir zararı dokunurmu evime el koyarlarmı.
-
Yazan: 29 - 07 - 2008 : 03.00 - Admin
-
Yazan: 29 - 07 - 2008 : 03.00 - Admin
-
Yazan: 29 - 07 - 2008 : 03.00 - Admin
-
Yazan: 29 - 07 - 2008 : 03.00 - Admin
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/4553
K. 2005/7237
T. 3.5.2005
• AİLE KONUTU ŞERHİ ( Taşınmazın Üzerinde Eylemli Olarak Binanın Mevcut Olduğu Aile Konutu Olarak Kullanıldığının Tesbit Edilmesi - Tapuda Cinsinin Arsa Olarak Gösterilmiş Olmasının Şerhe Engel Olmayacağı )
• TAPUDA ARSA OLARAK GÖSTERİLEN TAŞINMAZ ( Aile Konutu Şerhi Konulmasına Engel Olmadığı - Üzerinde Eylemli Olarak Binanın Mevcut Olduğu Aile Konutu Olarak Kullanıldığının Tesbit Edilmesi )
• ARSAYA AİLE KONUTU ŞERHİ KONULMASI ( Üzerinde Eylemli Olarak Binanın Mevcut Olduğu Aile Konutu Olarak Kullanıldığının Tesbit Edilmesi - Tapuda Cinsinin Arsa Olarak Gösterilmiş Olmasının Şerhe Engel Olmayacağı )
ÖZET : Taşınmazın üzerinde eylemli olarak binanın mevcut olduğu belirlendiğine ve bu binanın aile konutu olarak kullanıldığı tesbit edildiğine göre, tapuda cinsinin "arsa" olarak gösterilmiş olması, Türk Medeni Kanununun 194/3. maddesi anlamında aile konutu şerhi verilmesine engel değildir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı, mülkiyeti davalı eşine ait olan ( 23 ) parsel de kayıtlı taşınmazın tapu kaydı üzerine aile konutu şerhi verilmesini istemiştir. İstek, Türk Medeni Kanununun 194/3. maddesine dayalıdır. Türk Medeni Kanununun 199. maddesinde yer alan tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasına yönelik bir dava bulunmamaktadır. Yapılan keşifte, taşınmaz tapu sicilinde "arsa" olarak kayıtlı olmakla birlikte zemininde dubleks bir konutun mevcut olduğu, bu evde davacı ve çocuklarının kaldığı, taraflar birlikte yaşarlarken bu evde oturuyor oldukları, davalının üç yıldır ayrı yaşadığı, konutun aile konutu olduğu belirlenmiştir. Taşınmazın üzerinde eylemli olarak binanın mevcut olduğu belirlendiğine ve bu binanın aile konutu olarak kullanıldığı tesbit edildiğine göre, tapuda cinsinin "arsa" olarak gösterilmiş olması, Türk Medeni Kanununun 194/3. maddesi anlamında aile konutu şerhi verilmesine engel değildir. Bu bakımdan istek çerçevesinde karar verilmesi gerekirken isteğin aşılması suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03.05.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/23073
K. 2005/26042
T. 26.12.2005
• MİRASIN REDDİ ( Borçluların Murislerinden Kendilerine Bağlanan Maaşı Sahiplenmelerinin Murisin Mirasını Reddetmelerine Engel Teşkil Etmeyeceği - Terekeye Dahil Olmadığı )
• MURİSİN ALMAKTA OLDUĞU MAAŞ ( Terekeye Dahil Olmadığı - Borçluların Murislerinden Kendilerine Bağlanan Maaşı Sahiplenmeleri/Mirası Reddetmelerine Engel Teşkil Etmeyeceği )
• MURİSİN BORCU ( Borçluların Murislerinden Kendilerine Bağlanan Maaşı Sahiplenmelerinin Murisin Mirasını Reddetmelerine Engel Teşkil Etmeyeceği - Terekeye Dahil Olmadığı )
4721/m. 605
2004/m. 366
ÖZET : Borçluların murislerinden kendilerine bağlanan
maaşı sahiplenmeleri TMK'nun 605. maddesi uyarınca murisin mirasını reddetmelerine engel teşkil etmez. Zira, murisin herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan almakta olduğu
maaşı terekesine dahil değildir.
DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Borçluların murislerinden kendilerine bağlanan
maaşı sahiplenmeleri TMK'nun 605. maddesi uyarınca murisin mirasını reddetmelerine engel teşkil etmez. Zira, murisin herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan almakta olduğu
maaşı terekesine dahil değildir.
Bu nedenlerle mahkemenin aksine görüşü yerinde değildir. O halde, borçluların murisin ölümünden itibaren 3 aylık süre geçmediğinden bahisle ve mirasını da reddedeceklerini de öne sürerek alacaklı tarafından murisin borcundan dolayı haklarında yapılan takibin iptaline yönelik şikayetlerinin de incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile
reddi isabetsizdir.
SONUÇ : Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K. 'nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 26.12.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
---
Kazancı İçtihat Bankasından alınmıştır.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 1983/8965
K. 1983/8919
T. 22.11.1983
• MİRASIN REDDİ
• MİRASI RED HAKKININ DÜŞMESİ
ÖZET : Tereke borca batık olduğu takdirde, miras hükmen reddedilmiş sayılır.
Ölenin eş ve çocuklarının sigorta kurumundan aylık almalarının, M.K.’ nun 550. maddesi gereğince benimseme ( tesahüp ) şeklinde bir eylem sayılması doğru değildir.
DAVA VE KARAR : Güzin ile Karayolları Genel Müdürlüğü arasındaki
reddi miras davasının bozmaya uyularak yapılan muhakemesi sonunda davanın reddine dair verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmekle; evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Tereke borca batık olduğu takdirde, miras hükmen red edilmiş sayılır ( MK. 545 ). Mirasçılar M.K.’ nun 550. maddesinde yazılı eylemlerde bulunmadıkça yani, red hakkından yoksun kalmadıkça, her zaman borca batık olduğunun tesbiti istenebilir. Bu bakımdan mahkemenin davanın M.K.‘nun 546. maddesinde yazılı 3 aylık süre içersinde açılmadığı yolundaki gerekçesi yanlış olduğu gibi,
ölenin eş ve çocuklarının Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan aylık almalarının M.K.‘nun 550. maddesi gereğince benimseme ( tesahüp ) şeklinde bir eylem sayılması da doğru değildir. Çünkü ölenin eş ve çocuklarına Sosyal Sigortalardan bağlanan maaş terekeye dahil değildir. Onun için maaş sağlanması red hakkını kullanmaya engel değildir.
Toplanan delillerden miras bırakanın hiç bir mal varlığı olmadığı gibi, davalı idare tarafından 134.427 liralık alacak için mirasçılar aleyhine rücu davası açıldığını gerçekleştiğine göre terekenin terekenin borca batık olduğunun tesbitine karar verilmesi gerekirken isteğin
reddi Usul ve Kanun’a aykırıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen kararın gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2002/15064
K. 2003/917
T. 23.1.2003
• AKIL HASTALIĞI (Eşlerden Birinin Evlenmeye Engel Olacak Derecede Akıl Hastası Olması Hali - Mutlak Butlan Sebebi Olarak Kabulü)
• MUTLAK BUTLAN SEBEBİ (Eşlerden Birinin Evlenmeye Engel Olacak Derecede Akıl Hastası Olması Hali)
• EVLENMENİN İPTALİ DAVALARI (Evlilik Yürürlükten Kaldırılan MK. Zamanında Olsa Bile 1.1.2002 Tarihinde Yürürlüğe Giren MK. Hükümlerine Tabi Olacağı)
4721/m.145
4722/m.9/3
743/m.112/2, 89
ÖZET : MK.nun 145. maddesiyle "eşlerden birinin evlenmeye engel olacak derecede akıl hastası olması halini" mutlak butlan sebebi olarak kabul edilmiştir. Evlilik yürürlükten kaldırılan MK. zamanında olsa bile 4722 sayılı Yasanın 9/3 maddesi hükmüne göre evlenmenin iptali davaları 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren MK. hükümlerine tabidir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 145. maddesinde; yürürlükten kaldırılan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinden (TMK. m. 112/2, 89) farklı olarak "eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması" mutlak butlanla sakatlık sebebi olarak kabul edilmiştir.
Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 4722 sayılı Kanunun 9/3. maddesine göre "..eski hukuka göre geçerli olmayan evlenmenin iptali, Türk Medeni Kanunu hükümlerine tabidir.." Bu hükme göre davada, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerinin uygulanacağı açık ve tartışmasızdır.
Olayda, evlenme 3.4.1996 tarihinde gerçekleşmiştir. Mahkemece hükme esas alınan E. Numune Hastanesinin 8.8.1996 tarihindeki muayene sonucu verdiği Sağlık Kurulu Raporunda, evlenenlerden kadında tesbit edilen kronik psikoz hastalığının, evlenmeye engel olacak nitelik ve derecede olup olmadığı belirtilmediği gibi, hastalığın evlenme tarihinde var olup olmadığına ilişkin de bir açıklama bulunmamaktadır. Rapor eksik ve hükme esas alınacak yeterlikte değildir. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı Yosma'nın Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevkinin sağlanarak, hastanece gerekli görüldüğü takdirde müşahade altına da alınmak suretiyle muayenesinin yapılması ve evlenme tarihinde evlenmeye engel olacak derecede bir akıl hastalığının bulunup bulunmadığının resmi sağlık kurulu raporu ile saptanması ve hasıl olacak sonucu uyarınca karar verilmesinden ibarettir. Eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 23.1.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
10. HUKUK DAİRESİ
E. 1993/5620
K. 1993/10875
T. 14.10.1993
• HİZMET TESBİTİ TALEBİ ( Büyükelçilikteki Çalışmanın )
• YARGI BAĞIŞIKLIĞI ( Yabancı Devlete Özel Hukuk İlişkilerinden Doğan Uyuşmazlıklarda )
• ÖZEL HUKUK ALANINDA YARGI ( Büyükelçilikteki Hizmetin Tesbiti Talebi )
• BÜYÜKELÇİLİKTEKİ HİZMETİN TESBİTİ TALEBİ ( Özel Hukuk Alanında Yargı )
2675/m.33
Viyana Söz. ( 18.4.1961 Ta. ) m. 31
ÖZET : Türkiye'nin taraf olduğu Diplomatik ilişkiler Hakkındaki Sözleşmeler'de, yabancı diplomatik ajanlara; cezai, idari ve medeni yargıdan bağışıklık hakkı getirilse bile; "elçilikte, sigortalı işçi olarak çalıştığının tesbiti davasında" olduğu gibi yabancı devlete, özel hukuk ilişkilerinden doğan hukuki uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınamaz.
DAVA : Davacı, 1.1.1944-30.9.1984 tarihleri arasında davalı elçilikte sigortalı işçi olarak çalıştığının tesbitine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakim tarafından düzenlenen raporla, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:
KARAR : Davacı, davalı Danimarka Kraliyeti Büyükelçiliği işyerinde 1.1.1944-30.9.1984 tarihleri arasında sigortasız geçen hizmetlerin tesbitini istemiş, ancak, mahkemece, Türkiye'nin de taraf olduğu Viyana Sözleşmesi'nin 31. maddesindeki dava bağışıklığından söz ederek, davanın reddine karar vermişse de, Türkiye ve Danimarka'nın taraf oldukları 18.4.1961 tarihli Diplomatik ilişkiler Hakkıdaki Viyana Sözleşmesi'ne Türkiye, 24 Aralık 1984 tarih ve 18615 sayılı Resmi Gazete'de yayımlandığı şekliyle bu tarihte taraf olmuştur. Bu sözleşmenin 31. maddesinin 1. fıkrasında; diplomatik ajanın, kabul eden devletin cezai, medeni ve idari yargısından bağışık olduğu hüküm altına alınmıştır. Buna göre, bu hususta bir tartışma sözkonusu değildir. Ancak, sözleşmenin olayımızda uygulama yeri tartışmalıdır. Davalı Danimarka Kraliyeti Büyükelçiliği, Danimarka Kraliyeti'nin ( Devleti'nin ) Türkiye temsilcisidir. Diğer bir ifade ile Danimarka Kraliyeti'ni Türkiye de temsil etmektedir. Dolayısıyla, Türkiye'deki sorumluluğu Danimarka Kraliyeti'nin sorumluluğu ile eşdeğerdedir. Davacı ise, sözleşmenin 31. maddesinin 1. fıkrasının aksine diplomatik ajanın şahsi işinde değil, Danimarka Kraliyeti'ni temsil eden elçilikte, daha açık bir ifade ile davacı, Danimarka Kraliyeti'nde ( Devlette ) çalışmıştır. Durum böyle olunca da, burada sözleşmenin 31. maddesinden söz etmek mümkün değildir Kaldı ki, diğer taraftan Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki 2675 sayılı Yasanın 33. maddesi ile; "yabancı devlete, özel hukuk ilişkilerinden doğan hukuki uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınmaz. Bu gibi uyuşmazlıklarda yabancı devletin diplomatik temsilcilerine tebligat yapılabilir" hükmü getirilmiştir.
Demek oluyorki, olayımızda davalı Elçiliğin savunmasına ve Sözleşmenin 31. maddesine itibar edilemez. Aksi düşünüldüğü takdirde yabancı devlet elçiliklerinde çalışan Türk uyrukluların hiçbir hak arama imkanı ve müracaat edecek bir merci ve makam kalmayacaktır. Bu da insan haklarına, hukuka ve mevzuata ters düşecektir. Bu görüş ve düşünce Yargıtay'ca da benimsenmiştir. Uygulama da bu biçimde şekillenmiştir.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin davanın reddi usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Mahkemece yapılacak iş, davanın esasına girip tarafların tüm delilleri toplandıktan sonra varılacak sonuç uyarınca hüküm kurmaktan ibarettir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle ( BOZULMASINA ), 14.10.1993 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
TC Barolar Birliği Disiplin Kurulu
Esas No: 1997/83 Karar No: 1997/999 Tarihi: 11.10.1997
• Avukatlık özen mesleğidir
ÖZET:
Avukatlık mesleği, özen doğruluk ve onur içinde yerine getirilmelidir. Bunun ihlali halinde toplum önünde mesleğe olan güven sarsılacaktır.
(Mes. Kur. md. 26)
TAM METİN:
İtiraz Olunan Karar: Ankara Barosu Disiplin Kurulu'nun kınama cezası verilmesine ilişkin 21.03.1997 günlü, 1996/39 Esas, 1997/44 Karar Sayılı kararı.
İtirazın süresinde yapıldığı anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Şikayetli avukatın üstlendiği iki ayrı icra takibinde borçlunun adresi olarak müvekkili alacaklının adresini gösterdiği, ödeme emirlerinden birinin bizzat alacaklıya, diğerinin de alacaklının muhasebecisine tebliğ edildiği, icra dosyalarındaki tutanaklar, kayıtlar, İcra Tetkik Merci Hakimliği kararları ve diğer bilgi ve belgelerle sabit bulunmaktadır.
Avukat yüklendiği görevi özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır.
Şikayetlinin eylemi, mesleğin bu temel ilkelerine ters düştüğünden disiplin suçu oluşturmaktadır.
Ayrıca Avukatın, Ankara Asliye 2. Ticaret Mahkemesinin 1995/348 Esas sayılı dosyasına verdiği tarihsiz dilekçede şikayetçi meslektaşı hakkında kullandığı sözler de küçük düşürücü nitelikte görülmüştür. Şikayetçi Avukatın kurallara aykırı ve tahrik edici bir davranışı söz konusu olduğu takdirde, bu yoldaki şikayetlerin mercii yalnız barolardır (Meslek Kuralları Madde 26). Bu tür bir eylemin işlenmiş olması, muhatabı olan Avukata kurallara aykırı davranmak hakkını vermez.
Bu nedenlerle Baro Disiplin Kurulunca yapılan değerlendirme isabetli bulunmuş ve kararın onanması gerekmiştir.
Sonuç olarak, itirazın reddiyle, Ankara Barosu Disiplin Kurulu'nun "Kınama" cezası verilmesine ilişkin kararının ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi.
-
T.C. YARGITAY
11.Hukuk Dairesi
Esas: 2001/8782
Karar: 2002/1174
Karar Tarihi: 12.02.2002
ÖZET : Dava, maddi hasarlı trafik kazasından kaynaklanan zararın işleten ve kasko sigortacısından tazminine ilişkindir. Davacı ile davalı sigorta şirketi arasında imzalanan 26.9.1998 tarihli kasko sigorta poliçesinde dava dışı Vakıfbank Kordon Şubesi'nin sigortalı aracın rehinli alacaklısı olarak gösterildiği anlaşılmaktadır. Dava dışı banka, TTK.nun 1269 uncu maddesi hükmü uyarınca o mal üzerindeki menfaatini malı rehin alan kimse sıfatıyla kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, aynı yasanın 1270. maddesi gereğince bir başkası da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirebilir. Bu son halde, sigortalı durumda olan rehin hakkı sahibi olduğuna göre, sigortadan tazminat talep etme hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak suretiyle sigortadan tazminat istemek hakkına sahip olur. Bu nedenle davacının bu davayı açmakta ve lehine hüküm almakta aktif husumet ehliyetinin olup olmadığı hususu üzerine durulmadan, davanın kabulüne dair karar verilmesi bozmayı gerektirir. (6762 S. K. m. 1264, 1269, 1270, 1295, 1297)
Dava: Taraflar arasında görülen davada Salihli Asliye 1. Hukuk Mahkemesi'nce verilen 31.7.2001 tarih ve 2000/476-2001/584 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalı sigorta vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Dilek Çakıroğlu tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davacı vekili, davalı İsmail Fahri Kösem'in kullandığı otobüsün kırmızı ışıkta duran müvekkiline ait araca arkadan çarpmak suretiyle hasarlanmasına sebebiyet verdiğini, müvekkiline ait aracın davalı Anadolu Anonim Türk Sigortaya kasko sigortalı olduğunu ancak şirketin hasar bedelini ödemediğini ileri sürerek, 1.800.000.000TL.nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı İsmail Fahri Kösem vekili, kazada müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, kazanın teknik bir nedenden meydana geldiğini, hasar miktarlarının fahiş olduğunu, müvekkiline ait aracın İnan Sigortaya trafik sigortalı olduğunu bu nedenle sigorta şirketine ihbar yapılması gerektiğini savunmuştur.
Davalı Sigorta şirketi vekili, davacının aracın maliki olmadığını, bu yüzden şirket adına yalnız başına dava açamayacağını, davacının sigorta poliçesini iptal ettirdiğini, hasarın poliçenin iptalinden sonra meydana geldiğini, bilirkişi raporunun yetersiz olduğunu, hem kasko sigortacısına hem de karşı taraf sürücüsüne birlikte dava açılamayacağını belirterek, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, sigorta şirketinin poliçe limiti ile sınırlı sorumlu olmak üzere davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı sigorta şirketi vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, maddi hasarlı trafik kazasından kaynaklanan zararın işleten ve kasko sigortacısından tazminine ilişkindir. Davacı ile davalı sigorta şirketi arasında imzalanan 26.9.1998 tarihli kasko sigorta poliçesinde dava dışı Vakıfbank Kordon Şubesi'nin sigortalı aracın rehinli alacaklısı olarak gösterildiği anlaşılmaktadır. Dava dışı banka, TTK.nun 1269 uncu maddesi hükmü uyarınca o mal üzerindeki menfaatini malı rehin alan kimse sıfatıyla kendi adına sigorta ettirebileceği gibi, aynı yasanın 1270. maddesi gereğince bir başkası da rehin konusu malı rehin alan hesabına ve onun lehine sigorta ettirebilir. Bu son halde, sigortalı durumda olan rehin hakkı sahibi olduğuna göre, sigortadan tazminat talep etme hakkının da öncelikle ona ait olması gerekir ve sigorta ettiren ancak sigortalı malın dain ve mürtehini olan ve lehine sigorta edilenin açık muvafakatini almak suretiyle sigortadan tazminat istemek hakkına sahip olur. Bu nedenle davacının bu davayı açmakta ve lehine hüküm almakta aktif husumet ehliyetinin olup olmadığı hususu üzerine durulmadan, davanın kabulüne dair karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı sigorta şirketi vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.2.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programları
**************************************
-
T.C. YARGITAY
12.Hukuk Dairesi
Esas: 2007/633
Karar: 2007/3344
Karar Tarihi: 27/02/2007
ÖZET: Haciz sırasında ve daha sonra özel kanununda haczedilemeyeceği yazılı hakLARDan feragat edilebilir. Somut olayda borçlu S.K.'ün 06.09.2006 tarihinde evinde yapılan haciz sırasındaki muvafakati üzerine 08.09.2006 tarihinde Bağ-Kur'dan almakta olduğu emekli maaşının tamamı üzerine haciz konulmuş olup, haciz tarihinden önceki tarihli haczedilmezlikten feragate ilişkin bu beyanı geçerlidir. O halde, Mahkemece şikayetin reddine karar vermek gerekir.
(2004 S. K. m. 16, 82, 83, 83/A) (1479 S. K. m. 67)
Dava: Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu'nun 67/1. maddesi aynen; bu Kanun gereğince <bağlanacak aylıklar, nafaka borçları dışında, haciz veya başkasına devir ve temlik edilemez> hükmünü içermektedir. Anılan yasal düzenleme kamu düzeniyle ilgili olup İİK' nun 16/2. maddesi uyarınca süresiz şikayete tabi bulunmaktadır.
İİK. nun 83/a maddesi gereğince, 82. ve 83. maddelerde yazılı mal ve hakların haczolunabileceğine dair <önceden yapılan> anlaşmalar muteber değildir. Bu nedenle ancak haciz sırasında ve daha sonra özel kanununda haczedilemeyeceği yazılı bu haktan (82/l) feragat edilebilir (Prof Dr. Baki Kuru İcra İflas 1. cilt shf. 834) (HGK. 31.3.2004 tarih ve 2004/12-2002) Somut olayda borçlu S.K.'ün 06.09.2006 tarihinde evinde yapılan haciz sırasındaki muvafakati üzerine 08.09.2006 tarihinde Bağ-Kur'dan almakta olduğu emekli maaşının tamamı üzerine haciz konulmuş olup, haciz tarihinden önceki tarihli haczedilmezlikten feragate ilişkin bu beyanı yukarıda açıklanan nedenlerle geçerli ve süreklilik kazanan Yargıtay kararlarına uygundur.
O halde, Mahkemece şikayetin reddine karar vermek gerekirken yasal olmayan gerekçelerle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 27.02.2007 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 1996/3014
K. 1996/4080
T. 12.4.1996
• BOŞANMA ( Fiili ayrılık )
• FİİLİ AYRILIK SEBEBİYLE BOŞANMA ( Hakkın suistimali )
• HAKKIN SUİSTİMALİ ( Fiili ayrılık sebebiyle boşanma )
• BOŞANMA KARARINDAN SONRA EŞLERİN BİR ARAYA GELMESİ
743/m.134
ÖZET : Koca tarafından açılan boşanma davası, 16.3.1989 tarihinde reddedilmiş, bu karar 27.12.1991’de kesinleşmiştir. Davacının bu yöndeki beyanını teyit eden delillerden red kararının kesinleşmesinden önce eşlerin barışıp bir araya geldikleri, uzun sayılacak bir süre evlilik birliğini yeniden kurup devam ettirdikleri, red kararının kesinleşmesinin ise bu beraberlikten sonraya ait olduğu anlaşılmaktadır. Kocanın davranışı, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.
Bu durumda mahkemece davanın reddine karar vermek gerekirken, yasanın yorumunda, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
DAVA VE KARAR : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda, mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ KARARI :
Medeni Kanun’un 134/son maddesinde, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun müşterek hayat yeniden kurulmamışsa, eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verilebileceği öngörülmüştür.
Koca tarafından açılan boşanma davası, 16.3.1989 tarihinde reddedilmiş, bu karar 27.12.1991'de kesinleşmiştir. Davacının bu yöndeki beyanını teyit eden delillerden red kararının kesinleşmesinden önce eşlerin barışıp bir araya geldikleri, uzun sayılacak bir süre evlilik birliğini yeniden kurup devam ettirdikleri, red kararının kesinleşmesinin ise bu beraberlikten sonraya ait olduğu anlaşılmaktadır. Kocanın davranışı, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir ( MK. m. 2/2 ). Aksi düşünce red kararını alan koca, eşi ile bir araya gelecek, sonra dilediği bir tarihte bu beraberliği sona erdirecek, bilahare aldığı red kararını kesinleştirecek ve üç yıl sonra da dava açabilecek duruma gelecektir. Böyle bir halde, kötü niyetli tarafın korunmasına imkan bulunmamaktadır. Yasada yer alan "..bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren" sözleri, münhasıran sürenin başlangıcını belirlemek amacı ile kanunda yer almakta olup yasada öngörülen evlilik birliğinin yeniden kurulmama şartının davanın reddinden itibaren bulunması gerekir. Esasen aksi halde evlilik birliğinin YENİDEN KURULAMAMASINDAN da sözedilemez. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar vermek gerekirken, yasanın yorumunda, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün, kadının temyizi üzerine gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre de kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C. YARGITAY
9.Hukuk Dairesi
Esas: 2004/33424
Karar: 2005/23801
Karar Tarihi: 05.07.2005
ÖZET : Olayların bu sıralaması ve tanık beyanlarına göre, davacı işçinin ciddi bir suçlamayla karşı karşıya olduğu bir sırada istifa dilekçesi vererek işyerinden ayrıldığı, gerçekte işyerinden ayrılmayı düşünmediği halde olayın etkisiyle buna yöneldiği anlaşılmaktadır. Gerçekten olaydan kısa bir süre sonra işyerine gönderdiği dilekçe ile iradesinin istifa niteliğinde olmadığını belirtmiştir. Mahkemece, davacının istifa etmek suretiyle ayrıldığı gerekçesiyle dava konu isteklerin reddine karar verilmesi isabetsidir.
(1475 S. K. m. 14) (4857 S. K. m. 17)
Dava: Taraflar arasındaki ihbar ve kıdem tazminatının ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle reddine ilişkin hüküm süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davacı avukatınca istenilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 5.7.2005 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davacı adına Av. EC ile karşı taraf adına Av. ED geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı işçi 24.8.2001 tarihinde davalı işveren teftiş kurulu tarafından bir olayın soruşturması kapsamında ifadesinin alındığı sırada istifa ettiğini ancak istifanın gerçek iradeyi yansıtmadığını ileri sürerek ihbar ve kıdem tazminatlarına karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, davacının iradesinin fesada uğratıldığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre davacı işçinin müşteriye ait kredi kartının bilgisi dışında kullanılması olayı sebebiyle önce 11.8.2001 tarihinde davalı bankanın Konya şubesinde müfettiş tarafından ifadesi alınmış, ardından İstanbul'daki genel müdürlüğe çağırılarak 24.8.2001 tarihinde yeniden beyanları alınmıştır. Davacı işçinin savunmasını verdiği 24.8.2001 tarihinde istifa dilekçesi verdiği anlaşılmaktadır. Daha sonra 28.8.2001 tarihinde insan kaynaklarına gönderdiği bir dilekçe ile savunmasının alındığı sırada hırsızlıkla suçlandığını ve olayı itirafa zorlandığını, olayın etkisiyle istifa dilekçesi verdiğini ancak bunun gerçek iradeyi yansıtmadığım bildirmiştir. 18.9.2001 tarihli bir başka dilekçeyle de istifanın geri alınmasını ve işe başlatılmasını talep etmiştir.
Bu konuda dinlenen davacı tanıkları da, davacının ifadesinin alındığı tarihte ruh halinin iyi olmadığını ve baskı nedeniyle istifa ettiğini açıklamışlardır.
Olayların bu sıralaması ve tanık beyanlarına göre, davacı işçinin ciddi bir suçlamayla karşı karşıya olduğu bir sırada istifa dilekçesi vererek işyerinden ayrıldığı, gerçekte işyerinden ayrılmayı düşünmediği halde olayın etkisiyle buna yöneldiği anlaşılmaktadır. Gerçekten olaydan kısa bir süre sonra işyerine gönderdiği dilekçe ile iradesinin istifa niteliğinde olmadığını belirtmiştir.
Mahkemece, davacının istifa etmek suretiyle ayrıldığı gerekçesiyle dava konu isteklerin reddine karar verilmesi hatalıdır. Bu durumda, işverence yapılan bir feshin olduğu düşünülmeli ve davacının savunmasının alındığı olayla ilgili gerekli araştırmaya gidilerek davaya konu isteklere hak kazanılıp kazanılamayacağı noktasında bir karar verilmelidir. Gerekirse bankacı bilirkişiden rapor alınarak sonuca gidilmelidir. Mahkemece eksik inceleme ve hatalı değerlendirmeyle karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, davacı yararına takdir edilen 400 YTL. duruşma avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 5.7.2005 gününde oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
KARŞI OY :
Davacı 24.8.2001 tarihli istifa dilekçesiyle görevinden ayrılmıştır.
Bir müşteriye ait banka kartının bankadan kaybolması nedeniyle banka müfettişleri tarafından davacının ifadelerine başvurulmuştur. Davacı, bu ifade alımı sırasında baskıya maruz bırakıp, aç susuz şekilde sorgulandığını ve sorgudan kurtulmak amacıyla istifa dilekçesi verdiğini ileri sürmektedir.
Davacının iddiası tehdit ile iradesinin zaafa uğratılmasıdır. Bu iddianın ciddi ve inandırıcı kanıtlarla doğrulanması gerekir. Davacı istifasından sonra bankaya gönderdiği 28.8.2001 tarihli başvurusunda aynı iddialarını tekrarlamış ve yeniden değerlendirme istemiştir. Ancak, bu başvurusunda da herhangi bir kanıt göstermemiş ve 18.9.2001 tarihli ayrı bir dilekçesinde aynen ""..istifa talebimin geri alınmasını ve bankadaki görevine dönme talebini onaylamınızı arzederim..."" demektedir.
Davacının bu beyanı irdelendiğinde istifa talebinin kendisinden geldiği anlamı çıkmakta ve baskı iddiası da tekrarlanmamaktadır.
Davacı iradesinin fesada uğratıldığı hakkında tanık göstermişlerdir.
Davacının Konya ve İstanbul'da ayrı ayrı ifadesine başvurulmuştur. Tanıklar Konyada dinlenmişler ve buradaki ifade sırasında davacının psikolojik durumu hakkında beyanda bulunmuşlardır. Ancak, Konyada ifadeler 11.8.2001 günü alınmış olup, davacının istifası İstanbul'daki soruşturma tarihi olan 24.8.2001 tarihini taşımaktadır. İstanbul'daki ifade alımıyla ilgili hiçbir tanık bulunmamaktadır. Bu durumda davacının istifası hukuken geçerli olmakla usul ve yasaya uygun olan mahkeme kararının onanması görüşündeyiz.
-
T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/12189
K. 2005/1003
T. 28.1.2005
• KARZ AKTİ ( Banka Havalesi İle Borç Olarak Gönderilen Paranın İade Edilmemesi/İtirazın İptali Talebi - Davacının Dayandığı Dekontlar Davacı İddiasını Kanıtlamaya Yeterli Olmadığı )
• HAVALE ( Borç Ödeme Vasıtası Olduğu - Davacının Dayandığı Dekontlar İtirazın İptali Davasında İddianın Kanıtlanmasına Yeterli Olmadığı )
• İTİRAZIN İPTALİ ( Banka Havalesi İle Borç Olarak Gönderilen Paranın İade Edilmemesi - Davacının Dayandığı Dekontlar Davacı İddiasını Kanıtlamaya Yeterli Olmadığı )
• BANKA DEKONTLARI ( İtirazın İptali Davasında İddianın Kanıtlanmasına Yeterli Olmadığı - Havalenin Borç Ödeme Vasıtası Olduğu )
818/m.306
2004/m.67
ÖZET : Davacı davasını açarken karz hukuki ilişkisine dayanmış ve davalıya banka havalesi ile borç olarak gönderilen paranın kendisine iade edilmediğinden yaptığı icra takibine de itiraz edildiğinden itirazın iptali davasını açmıştır. Havale borç ödeme vasıtasıdır. Öyle olunca davacının dayandığı dekontlar davacı iddiasını kanıtlamaya yeterli değildir.
DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı, davalıya farklı zamanlarda 3000 DM borç verdiğini, bunun 500 DM.nin iade edildiğini kalan 2500 DM.nin iade edilmediğini, 2500 DM.nin karşılığı olan 1270 Euro'nun tahsili için yaptığı icra takibine davalının itiraz ettiğini bildirip, haksız itirazın iptaline ve %40 inkar tazminatı ve faiziyle tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, davanın kabulüne itirazın iptaline, icra inkar Tazminatı talebinin reddine karar verilmiş; hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı davasını açarken karz hukuki ilişkisine dayanmış ve davalıya banka havalesi ile borç olarak gönderilen paranın kendisine iade edilmediğinden yaptığı icra takibine de itiraz edildiğinden bu davayı açmıştır.
Davalı, icra takibine yaptığı itirazında gönderilen paranın borç olarak gönderilmediğini bildirmiş, davaya cevap vermemekle de davacı iddiasını inkar etmiştir. Davacının, parayı borç olarak gönderdiğini yasal delillerle kanıtlaması gerekir. Miktar itibariyle ve davalının açık muafakatı olmadığından olayda tanık dinlenemez. DAVACI İDDİASINI İSPAT İÇİN BANKA DEKONTUNA DAYANMAKTADIR. İBRAZ ETTİĞİ DEKONTTA PARANIN KARZ OLARAK GÖNDERİLDİĞİNE DAİR BİR AÇIKLAMA BULUNMAMAKTADIR. HAVALE BORÇ ÖDEME VASITASIDIR. ÖYLE OLUNCA DAVACININ DAYANDIĞI DEKONTLAR DAVACI İDDİASINI KANITLAMAYA YETERLİ DEĞİLDİR. Davacı iddiasını kanıtlayamamış ise de, açıkça dava dilekçesinde vesair delil demek suretiyle yemin delillerine dayandığı anlaşıldığından, Mahkemece davacıya, davalıya yemin teklifi hakkı olduğu hatırlatılarak hasıl olacak sunuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 28.01.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/496
K. 2005/2747
T. 24.2.2005
• ÇOCUK İLE BABA ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ ( Her Hafta Sonu Kurulmasının Annenin Çocukla Hafta Sonu İlişkisinin Tümden Kesilmesine Yol Açacağı - Ayın Belli Haftalarında Düzenlenmesi Gereği )
• BABA İLE ÇOCUK ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ ( Her Hafta Sonu Kurulmasının Annenin Çocukla Hafta Sonu İlişkisinin Tümden Kesilmesine Yol Açacağı - Ayın Belli Haftalarında Düzenlenmesi Gereği )
4721/m.323
ÖZET : Müşterek çocuk ile baba arasında her hafta sonu kişisel ilişki kurulması, sonuç itibariyle annenin çocukla hafta sonu ilişkisinin tümden kesilmesine yol açar. Tarafların sosyal ve mali durumları, bölgesel koşullar ve çocuğun yaşı gözetilerek, ayın belli haftalarında kişisel ilişkinin düzenlenmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın birleştirilerek yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre kocanın temyiz itirazları yersizdir.
2- Müşterek çocuk 5.2.1999 doğumlu A. ile baba arasında her hafta sonu kişisel ilişki kurulması sonuç itibarıyla annenin çocukla hafta sonu ilişkisini tümden kesilmesine yol açar. Tarafların sosyal ve mali durumları, bölgesel koşullar çocuğun yaşı gözetilerek ayın belli haftalarında kişisel ilişkinin düzenlenmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.
SONUÇ : Hükmün 2. bentte açıklanan nedenle davalı-davacı kadın yararına BOZULMASINA, davacı-davalı kocanın hükme yönelik itirazları bakımından hükmün 1. bentte açıklanan nedenle ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın D.'e yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna, temyiz peşin harcının yatıran İ.' e geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
E. 2003/9790
K. 2003/9829
T. 2.6.2003
• KIDEM TAZMİNATI ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem Tazminatı İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• İHBAR TAZMİNATI ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem Tazminatı İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• YILLIK ÜCRETLİ İZİN ALACAĞI ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem ve İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• DEVİR NEDENİYLE SORUMLULUK ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem ve İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• ASIL İŞVERENİN SORUMLULUĞU ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem ve İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• ALT İŞVERENİN SORUMLULUĞU ( Asıl İşveren Gibi Son Alt İşveren Olan Davalının Devir Nedeniyle Tüm Süre Üzerinden Kıdem Tazminatı İhbar Tazminatı ve Yıllık Ücretli İzin Alacağından Sorumlu Olması )
• FESİH TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZ YÜRÜTÜLMESİ ( Kıdem Tazminatına Fesih Tarihinden İtibaren Faiz Yürütülmesi Gerekirken Dava Tarihinden Faiz Yürütülmesinin Hatalı Olması )
• FAİZ ( Kıdem Tazminatına İş Kanunu Uyarınca Fesih Tarihinden İtibaren Faiz Yürütülmesi Gerekirken Dava Tarihinden Faiz Yürütülmesinin Hatalı Olması )
• ÜCRET TARİFESİ ( Taraflar Vekili Yararına Avukatlık Ücreti Takdir Edilirken Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi Uyarınca Karar Tarihindeki Tarifenin Esas Alınmasının Gerekmesi )
• AVUKATLIK ÜCRETİ ( Taraflar Vekili Yararına Avukatlık Ücreti Takdir Edilirken Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi Uyarınca Karar Tarihindeki Tarifenin Esas Alınmasının Gerekmesi )
1475/m.1/son,14/2
ÖZET : 1- Asıl işveren olan TEAŞ Gn.Müdürlüğü gibi, son alt işveren olan davalı F.... Temizlik AŞ.devir nedeniyle tüm süre üzerinden kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık ücretli izin alacağından sorumludur. Mahkemece yapılacak iş, her iki işverenin tüm süre üzerinden gerçekleşecek ihbar ve kıdem tazminatından ve yıllık ücretli izin alacağından sorumluluğuna karar vermek, davalı alt taşeronun tazminat ve izin alacağından yaptığı ödemeleri mahsup etmek, sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. Yazılı şekilde son alt taşeron olan davalı F.... AŞ.nin kendi dönemi ile sorumluluğuna karar verilmesi hatalıdır.
2- Kıdem tazminatına İş Kanunu'nun 14.maddesi uyarınca fesih tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, dava tarihinden faiz yürütülmesi isabetsizdir.
3- Taraflar vekili yararına avukatlık ücreti takdir edilirken Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 21.maddesi uyarınca karar tarihindeki tarife esas alınmalıdır.
DAVA : Davacı, ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : 1.Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bendler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2.Davalı TEAŞ Genel Müdürlüğü K.... HES işletmesinde temizlik, kalorifer ve sosyal tesis işletmeciliğini ihale sözleşmeleri ile alt taşeron firmalara vermiş olup, davacı alt taşeronlar değiştiği halde, aynı işyerinde çalışmasına devam etmiş ve en son davalı F... Temizlik AŞ.de çalışırken iş akdi sona erdirilmiştir. Esasen bu olgular mahkemeninde kabulündedir. Mahkemece son taşeron olan davalı F... AŞ.deki hizmeti ayrılarak tazminat ve alacaktan sorumlulukları yoluna gidilmiştir. Bu uygulama 1475 sayılı İş Kanununun 1/son ve 14/2 maddesine aykırıdır. Zira asıl işveren olan TEAŞ Gn.Müdürlüğü gibi, son alt işveren olan davalı F.... Temizlik AŞ.devir nedeniyle tüm süre üzerinden kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık ücretli izin alacağından sorumludur. Mahkemece yapılacak iş, her iki işverenin tüm süre üzerinden gerçekleşecek ihbar ve kıdem tazminatından ve yıllık ücretli izin alacağından sorumluluğuna karar vermek, davalı alt taşeronun tazminat ve izin alacağından yaptığı ödemeleri mahsup etmek, sonucuna göre hüküm kurmaktan ibarettir. Yazılı şekilde son alt taşeron olan davalı F.... AŞ.nin kendi dönemi ile sorumluluğuna karar verilmesi hatalıdır.
3.Hükme dayanak yapılan bilirkişi raporu denetime elverişli olmadığı gibi, hesap hataları içermektedir. Yukardaki bozma içeriğini karşılayacak, ödemeleri mahsup edecek ve izin alacağını son çıplak ücret üzerinden hesaplayacak uzman bir bilirkişiden rapor alınmalıdır.
4.Kıdem tazminatına İş Kanunu'nun 14.maddesi uyarınca fesih tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, dava tarihinden faiz yürütülmesi isabetsizdir.
5.Taraflar vekili yararına avukatlık ücreti takdir edilirken Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 21.maddesi uyarınca karar tarihindeki tarife esas alınmalıdır. Mahkemece bu hükme uyulmaması da hatalıdır.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 2.6.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ /E. 2005/6198 /K. 2005/8511 /T. 1.6.2005
• NAFAKA ( Davacı Ana ile Davalı Baba Arasında Evlilik İlşkisi Bulunmadığından Ananın Mali Hak ve Nafaka Talep Edememesi )
• BABALIK DAVASI ( Davacı Ana ile Davalı Baba Arasında Evlilik İlişkisi Bulunmadığından Ananın Mali Hak ve Nafaka Talep Edememesi )
• ANANIN MALİ HAK TALEBİ ( Baba ile Evlilik İlişkisi Bulunmayan Ananın Mali Hak ve Nafaka Talep Edememesi )
4721/m.304
ÖZET : Davacı ana ile davalı baba arasında evlilik ilişkisi bulunmamaktadır. Babalık davasında ananın mali hakları Türk Medeni Kanununu 304. maddesinde düzenlenmiştir. Davacı kadının nafaka talebinin reddi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Davacı ana ile davalı baba arasında evlilik ilişkisi bulunmamaktadır. Babalık davasında ananın mali hakları Türk Medeni Kanununu 304. maddesinde düzenlenmiştir. Davacı kadının nafaka talebinin reddi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün 2.bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, sair temyiz itirazlarının 1. bentte gösterilen nedenle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine ,işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Karar Kazancı Bilişim Teknolojileri İçtihat Bilgi Bankasından alınmıştır.
www.kazanci.com.tr
-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2003/13053
K. 2003/14056
T. 22.10.2003
• BOŞANMA ( Önceki Açılan Davadan Feragat Edildiğine Göre Bu Tarihten Önceki Hadiselere Dayanılarak Boşanmaya Karar Verilemeyeceği )
• FERAGAT ( Önceki Açılan Boşanma Davasından - Bu Tarihten Önceki Hadiselere Dayanılarak Boşanmaya Karar Verilemeyeceği )
• AİLE MAHKEMELERİ ( Türk Medeni Kanunu'nun m. 118-494 Kaynaklanan Bütün Davalara Bakılacağını ve Sonuçlanmamış Davaların Bu Mahkemelere Devredileceği )
1086/m.91
4787/m.4/1,Geç.1
ÖZET : Feragat haktan vazgeçmeyi içerir. İradenin açıklandığı anda kesin bir hükmün sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir. Önceki açılan davadan 18.09.2000 tarihinde feragat edildiğine göre bu tarihten önceki hadiselere dayanılarak boşanmaya karar verilemez. Aradan geçen iki günlük süre içinde de boşanmayı gerektiren maddi bir hadisenin varlığı kanıtlanamadığına göre davanın bu nedenle reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozma nedenidir.
DAVA VE KARAR : 1. Her dava açıldığı günkü şartlarına tabidir. Dava 14.09.2000'de açılmıştır. Evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle daha önce 12.09.2000'de açılan davadan 18.09.2000'de feragat edilmiştir. Feragat haktan vazgeçmeyi içerir. İradenin açıklandığı anda kesin bir hükmün sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir. ( HUMK md. 91-95 ) 18.09.2000'de feragat edildiğine göre bu davadan önceki hadiselere dayanılarak boşanmaya karar verilemez. Aradaki iki günlük süre içerisinde de boşanmayı gerektiren maddi bir hadisenin varlığı ispat edilmemiştir. Davanın bu sebeple reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.
2. 4787 sayılı Aile Mahkemeleri'nin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanun'un 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun ikinci kitabından ( MK md. 118-494 ) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesi'nde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır.
SONUÇ : Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.
-
T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ
E. 2001/3884
K. 2001/8478
T. 25.9.2001
• YARGI KARARI GEREĞİNİN YERİNE GETİRİLMEMESİ ( İdare Mahkemesi Tarafından Verilen Kararı Yerine Getirmeyen Davalılardan Manevi Tazminat İstemi )
• MANEVİ TAZMİNAT ( Yargı Kararının Yerine Getirilmemesi Nedeniyle )
• İDARE MAHKEMESİ KARARINI YERİNE GETİRMEME ( Davalıların Yaptığı İşlemde Kamu Yararı Bulunmaması Nedeniyle İdare Mahkemesi Tarafından İptal Edilen İşlemin Yerine Getirilmemesi )
• KİŞİSEL SORUMLULUK ( Yargı Kararlarını Otuz Gün İçinde Uygulamayanların Tazminatla Sorumlu Olmaları )
ÖZET : Dava, yargı kararının uygulanmaması sonucu uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Davacılar, İdare Mahkemesi tarafından verilip kesinleşen "siyanür liçi yöntemiyle" altın aranmasına izin verilmesinde kamu yararı bulunmadığından işlemin iptaline ilişkin karar gereğini yerine getirmeyen davalılardan manevi tazminat alınması isteminde bulunmuşlardır. Yargı kararlarını yerine getirmeyenlerin suç işledikleri, tazminatla da sorumlu tutulacakları kabul edilmektedir. Yargı kararını uygulamak durumunda bulunanların, kararın eksikliğim veya yanlışlığını tartışma yetkileri bulunmadığı gibi, bu kararları eksik uygulamaları, uygulamış gibi davranarak işleme yapay bir görüntü vermeleri de kararın uygulandığı sonucunu doğurmaz. Kararın otuz gün içinde uygulanmamış olması kişisel sorumluluk için yeter sayılmaktadır. Bu durumda, yargı kararı gereğinin yerine getirilmemesi biçiminde gerçekleşen davalıların haksız eylemi sonucunda davacıların kişilik haklarının zarar gördüğü benimsenmelidir.
DAVA : Davacı Mehmet Emin Kural ve arkadaşları vekili Avukat Senih Özay tarafından, davalılar Mesut Yılmaz ve diğerleri aleyhine 06/01/1998 gününde verilen dilekçeler ile yargı karan gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davalı Zeynep Arat hakkında karar verilmesine yer olmadığına, diğer davalılar hakkındaki istemin reddine, davacı Halil Erol'un davasının açılmamış sayılmasına dair verilen 25/11/1999 günlü kararın Yargıtayda duruşmalı olarak incelenmesi Halil Erol dışında kalan davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle. daha önceden belirlenen 25/09/2001 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar adına Avukat Senih Özay ile karşı taraftan davalılar Mesut Yılmaz ve Cumhur Ersümer adına Avukat R. Erden Arısoy davalı Erol Çakır adına Avukat Mesut Güneş geldiler, öteki davalılar adına kimse gelmedi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
KARAR : 1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacıların davalı İmren Aykut hakkındaki temyiz itirazları reddedilmelidir.
2 - Diğer davalılara yönelik temyiz itirazlarına gelince; dava, yargı kararının uygulanmaması sonucu uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Davacılar, İzmir İdare Mahkemesi tarafından verilip kesinleşen "siyanür liçi yöntemiyle" altın aranmasına izin verilmesinde kamu yararı bulunmadığından işlemin iptaline ilişkin karar gereğini yerine getirmeyen davalılardan manevi tazminat alınması isteminde bulunmuşlardır. Yerel mahkeme, yargı kararının yerine getirildiğini benimseyerek istemi reddetmiştir. Karar davacılar tarafından temyiz edilmiştir.
Dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerden, Bergama ilçesi, Ovacık ve Çamköy köyleri çevresinde Eurogold Madencilik A.Ş. tarafından yapılacak altın madeni işletmeciliğine, taahhütname koşullanma yerine getirilmesi, işletme öncesinden işletme kapandıktan sonraki süreçte firmanın sorumluluğunun sona ermesine kadar geçecek süre içerisinde İzmir Valiliği'nin başkanlığında ve eşgüdümünde oluşturulacak izleme Denetleme Komisyonunca faaliyetin taahhütname çerçevesinde izlenmesi ve denetlenmesi, çevre mevzuatına uyulması, ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından yürürlükteki mevzuat uyarınca diğer önlemlerin ve izinlerin alınması kaydıyla maden işletmeciliği yapılmasında salanca görülmediğine ilişkin Çevre Bakanlığı işleminin iptali istemiyle davacılar tarafından açılan davanın İzmir 1. İdare Mahkemesince reddedildiği, davacıların temyizi üzerine Danıştay 6. Dairesince "...siyanür liçi yöntemiyle altın madeni işletilmesine izin verilmesi yolundaki dava konusu işlemde kamu yararına uygunluk" bulunmadığı belirlenerek, davanın reddi yolunda verilen idare mahkemesi kararının bozulmasına karar verildiği, yerel idare mahkemesince bozmaya uyularak aynı gerekçeyle işlemin iptal edildiği, iptal kararının Çevre Bakanlığına 20/10/1997 gününde tebliğ edildiği, yargı karan gereğini yerine getirerek siyanürle altın çıkartılmasını engelleyecek konumda bulunmayan adı geçen Bakanlığın 23/10/1997 gününde Başbakanlık. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İzmir Valiliği ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığının İzmir Bölgesi Müdürlüğüne iptal kararım gönderdiği ve iptal edilen görüşünü temel alınarak kurum ve kuruluşlarca tesis edilen işlemlerin yeniden değerlendirilerek yargı karan gereğinin yerine getirilmesini istediği anlaşılmaktadır.
Kararın ilgili Bakanlıklara gönderildiği ve tebliğ edildiği tarihte davalılardan Mesut Yılmaz Başbakan, Cumhur Ersümer, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Halil İbrahim Özsoy Sağlık Bakanı, Yaşar Topçu Bayındırlık ve İskan Bakanı, Erol Çakır İzmir Valisi olarak görevde bulunmaktadırlar. Adı geçen Bakanlıklara usulüne uygun olarak tebliğ yapıldığı ve bilgi sunulmasına karşın yasada öngörülen süre içerisinde, siyanür liçi yöntemiyle altın, madeni çıkartılmasını önleyici eylemde bulunmadıkları, işlem tesis etmedikleri ve böylece yargı kararını uygulamadıkları anlaşılmaktadır.
Anayasanın 112. maddesinde Başbakanın, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak. Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlayacağı, her bakanın, Başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumlu olduğu, Başbakanın, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlü bulunduğu; yine Anayasanın 138/son maddesinde; yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları: bu organlar ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği kuralı bulunmaktadır.
Diğer taraftan, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 28. maddesinde ise; Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, kararın tebliği tarihinden itibaren otuz gün içinde işlem tesis etmek veya eylemde bulunmak zorunda bulunduğu, aynı maddenin 4. fıkrasında, mahkeme kararlarını otuz gün içinde yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında tazminat davası açılabileceği hükme bağlanmıştır.
Ayrıca, ceza hukuku yönünden, yargı kararlarının gereklerini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylemleri, kişilerin haklarını çiğneyip zarar verdiğinden, keyfi davranma olarak nitelenerek Türk Ceza Yasasının 228. maddesi kapsamında suç sayılmıştır.
Uygulamada, yargı kararlarını yerine getirmeyenlerin suç işledikleri, tazminatla da sorumlu tutulacakları kabul edilmektedir. Yargı kararını uygulamak durumunda bulunanların, kararın eksikliğim veya yanlışlığını tartışma yetkileri bulunmadığı gibi, bu kararları eksik uygulamaları, uygulamış gibi davranarak işleme yapay bir görüntü vermeleri de kararın uygulandığı sonucunu doğurmaz. Kararın 30 gün içinde uygulanmamış olması kişisel sorumluluk için yeter sayılmaktadır.
Bu durumda, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve somut olaydaki olgular birlikte değerlendirildiğinde, yargı kararı gereğinin yerine getirilmemesi biçiminde gerçekleşen davalıların haksız eylemi sonucunda davacıların kişilik haklarının zarar gördüğü benimsenmelidir. Yerel mahkemece, İmren Aykut dışındaki davalıların sorumluluğu yönünde hüküm kurulmak gerekirken, dosyadaki olgulara yanlış anlam verilerek istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda ( 2 ) nolu bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA; diğer temyiz itirazlarının ( 1 ) sayılı bentte gösterilen nedenlerle reddine ve temyiz edene davacılar yararına takdir olunan 97.500.000 lira duruşma avukatlık ücretinin İmren Aykut dışındaki davalılara yükletilmesine ve peşin alman harcın istek halinde geri verilmesine 25/09/2001 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
10. CEZA DAİRESİ
E. 2004/10060
K. 2005/12093
T. 10.10.2005
• UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMAK ( Sanık Tarafından Konulduğu Yolunda Şüphe Sınırlarını Aşan Delil Bulunmadığı Gözetilmeden Mahkumiyetine Karar Verilemeyeceği )
• DELİL ( Uyuşturucu Madde Bulundurmak - Sanık Tarafından Konulduğu Yolunda Şüphe Sınırlarını Aşan Delil Bulunmadığı Gözetilmeden Mahkumiyetine Karar Verilemeyeceği )
5237/m.188, 191
ÖZET : Suça konu uyuşturucu maddenin sanık tarafından konulduğu yolunda mahkumiyet için yeterli şüphe sınırlarını aşan delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.
DAVA : Uyuşturucu madde bulundurmak suçundan sanık Davut'un yapılan yargılanması sonunda; Hükümlülüğüne dair ( FETHİYE ) 1. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 24.10.2003 gün ve 2003/249 esas, 2003/534 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay´ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C.Başsavcılığının bozma isteyen tebliğnamesi ile 18.05.2004 tarihinde daireye gönderilmekle incelenip gereği düşünüldü:
KARAR : Suça konu uyuşturucu maddenin sanık tarafından konulduğu yolunda mahkumiyet için yeterli şüphe sınırlarını aşan delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,
SONUÇ : Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün bu sebepten dolayı istem gibi BOZULMASINA, 10.10.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
E. 1982/5-271
K. 1982/315
T. 28.6.1982
• ALMANYA'YA DÖNERKEN ARABASINDA ESRAR YAKALANAN ESRAR KULLANICISI ( Satıcı Olduğunun Tesbit Edilememiş Olması )
• ESRAR KULLANICISININ ALMANYA'YA DÖNERKEN ARABASINDA ESRAR YAKALANMASI ( Uygulanacak Kanun Maddesi )
• YURTDIŞINA ESRAR İHRACI İDDİASI ( Sanığın Kullanıcı Olması ve Ticaret Yaptığının Tesbit Edilememiş Olması )
• UYUŞTURUCU MADDEYLE YAKALANAN SANIK ( Kullanıcı Olması ve Ticaret Yaptığına Dair Elde Delil Bulunmaması )
765/m.403,404
ÖZET : Almanya'ya dönmekte olan sanığın macaristan sınırında yapılan aramada otosunda 460 gr. 50 santigram esrar yakalanmıştır. Objektif bir değerlendirmede esrar satışı ve ticareti yaptığı belirlenemeyen sanığın, esrarı kendi ihtiyacında kullanmak üzere çalıştığı yere götürdüğünü kabulde zorunluluk vardır. Esrar kullanmadığı için 403/1 uygulanamaz.
DAVA : Yurt dışında uyuşturucu maddelerden esrar ihraç etmekten sanık Nihat'ın hükümlülüğüne dair 22.1.1982 gün ve 54/6 sayılı hüküm re'sen sanık vekilinin temyizi üzerine Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi'nce incelenerek 5.5.1982 gün ve 1363/1520 sayılı ilam ile onanmasına karar verilmiştir.
C. Başsavcılığı'nın CMUK.nun 322. maddesi uyarınca özel dairenin onama kararına itiraz etmesi, onama kararının kaldırılmasını ve hükmün bozulması istemini bildiren 26.5.1982 gün ve 100 sayılı itiraznamesiyle dosyanın birinci başkanlığına gönderilmesi üzerine; Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Esrar ihraç etmek suçundan sanık Nihat'ın TCK.nun 403/1-2, 59, 31 ve 33. maddeleri gereğince otuz sene ağır hapis ve fer'i cezalarla tecziyine ilişkin hüküm özel dairece incelenerek :
Türkiye'den Almanya'ya dönmekte olan sanığın, Yugoslavya Macaristan arasında Knejvo Sınır Kapısı'nda yapılan aramada Wolksvagen marka özel vasıtasını marka özel vasıtasının motor bölümünde bulunan takım çantası içinde yakalanan 460 gr. toz ve 50 gr. plaka halindeki esrarların sanık tarafından Türkiye'den çıkarıldığı kabul ve gerekçeli kararında suçun oluşmasına ve niteliğine ait kanıtları açıklayan mahkemenin takdir ve kanati karşısında, sanığın esrarlardan bilgisi bulunmadığı, bir başkası tarafından her zaman konulmasının mümkün olduğuna dair savunmaları yerinde görülmediği gibi, aşamalarda esrar içtiği hususunu ileri sürmemiş bulunduğu gerekçesiyle onanmasına karar verilmiştir.
Bu karara karşı itiraz yoluna başvuran C. Başsavcılığı'nca :
( Kamu davasına konu; Türkiye'den Almanya'ya dönmekte olan sanığın Yugoslavya - Macaristan arasındaki sınır kapısında yapılan aramada, özel otosunun motor bölümünde 460 gr. 50 santigram ağırlığında esrarın yakalanmasından ibarettir.
Dosyanın incelenmesinde; sanığın, soruşturma aşamalarında özde değişmeyen savunmalarında, otosunda bulunan esrarla ilgisi olmadığını buna müsait olan otosuna başkaları tarafından konmuş olabileceğini bildirmiş ve suç konusu esrarı ticaret amacıyla yurt içinden çıkarttığına dair ihbar, haberalma veya durumundan şüphelenme gibi bir hal üzerine otosunun aranmış olduğuna dair bir delil de bulunmadığı, ancak hudut kapısında normal şekilde yapılan aramada esrarın bulunduğu anlaşılmaktadır.
Buna benzer olaylarda, önceki ceza uygulamalarında, yurt dışına çıkarılan veya yurt içine sokulan uyuşturucu maddenin kişisel ihtiyaç için yeterli miktarda olup olmadığına ve bu maddeyi kullanıp kullanmadığına bakılmaksızın, miktar ve bir içimlik dahi olsa ihraç veya ithal kabul edilerek buna göre hüküm kurulmakta ve bu kabulü pekiştiren Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları da bulunmakta iken, bilahare görüş ve kabulün adalet duygusuna uymadığı gözönüne alınarak itiraz edilmiş ve itiraz üzerine ittihaz olunan Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 1.3.1982 tarih ve 17/76 sayılı kararında : "TCK.nun 403. maddesinin uygulanmasında güdülen amacın insanlık için büyük sorunlar yaratan, nitelikleri itibariyle vahim sayılan uyuşturucu maddelerin uluslararası trafiğinin, diğer deyişle uluslararası ticaretini önlemek olduğu, şayet ithal ve ihraç edilen uyuşturucu madde miktarı kişisel gereksinmeyi karşılayacak miktarda ise bunun kullanma amacıyla bulundurulduğunun kabulü gerektiği" belirtilmiştir.
Sanık savunmasında: "Esrarın kendisine ait olmadığı, durumu itibariyle başkaları tarafından bulunduğu yere konmasının mümkün olduğunu" söyleyip suçluluğunu kabul etmemiştir. Dolayısıyla da soruşturma aşamalarında esrarı kullandığından bahsetmemiştir. Bu davranışı ise, inkarı içeren savunma biçiminin doğal bir sonucu olarak kabul edilmek gerekir.
Nitekim; diğer suçlarda sanığın suç külliyen inkar ettiği ahvallerde, bunu inkar yollu savunmanın gereği kabul edip olumlu veya olumsuz bir beyanı olmadığı halde, cezalandırırken lehine olan halleri gözönünde alarak hüküm kurulmaktadır. Örneğin; zorla kadın kaçırmak suçlarında, medeni halleri müsait olduğu ve suç sabit bulunduğu, takdirde, sanığın suçu külliyen inkar etmesine rağmen hakkında TCK.nun 433. maddesinin uygulanmasına engel teşkil etmediğine göre, sanığın da soruşturma evrelerinde, esrar içtiğinden bahsetmemesi savunmasının doğal sonucu olarak kabul edilmelidir.
Özel dairenin yerleşmiş içtihatlarından çıkarılan ve geçerli olan bir kurala göre normal veya tesadüfen yapılan aramada sanık üzerinde yakalanan esrarın miktarı "1 - 2 kg. " esas alınarak bunun satışını yapmak veya başkasına temin etmek amacıyla bulundurulduğu sonucuna varılamaz. Ancak, ihbar veya şüphe üzerine bu miktardaki esrarla yakalanması halinde miktar nazara alınarak diğer delillerinde yardımıyla satmak için bulundurulduğunun kabul edilmesi öngörülmektedir. Özel dairenin bu hususu doğrulayan muhtelif kararları mevcut olduğu gibi ilişikte sunduğumuz 4.5.1982 gün ve 1433/1477 sayılı kararı da bu kuralı bir kere daha vurgulamış bulunmasına göre :
Olayımızda, sanıktan esrarın elde edilme şekline ve yabancı bir ülkede oturan sanığın esrarı teminindeki güçlük ve tehlike ile, götürülen esrar miktarı gibi haller, yukarıdaki kural gözönüne alındığında, bunun içmek amacıyla yurt dışına çıkarıldığının kabulünü gerektirirken, bahis konusu CGK. ve daire kararları da bu görüşü doğrulamış bulunmasına rağmen, sanığın elde edilen esrarı içmek maksadiyle bulundurduğu ve dolayısıyla hakkında TCK.nun 404/2. maddesinin uygulanması gerekirken, ihraç kabul edilerek TCK.nun 403/1 - 2. maddeleriyle hüküm kurulması isabetsiz olduğundan, özel daire onama kararının kaldırılarak hükmün bozulmasına karar verilmesi ) talep olunmuştur.
Görüldüğü gibi; oluşta ve sübutta özel daire ile C. Başsavcılığı görüşleri arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık konusu olan husus, yurt dışında yapılan aramada arabasında 460 gr. toz ve 50 gr. plaka halinde esrar elde edilen sanığa TCK.nun 403/1 - 2. maddesinin mi, yoksa 404/2. maddesinin mi uygulanması gerektiği hususudur.
Ceza Genel Kurulu'nun 1.3.1982 gün ve 17/76 sayılı kararında ayrıntılarıyla açıklandığı gibi : ( "ithal veya "ihraç" edilen uyuşturucu madde miktarı çok az ise ve kişinin kendisi de uyuşturucu madde kullanıyor ve kişisel gereksinmeleri "ihtiyacı" için yeterli miktarı aşmıyorsa, uyuşturucu madde "ithal" veya "ihraç" suçu değil, bu maddeleri "kullanma için bulundurma" suçu oluşmuş olur. Roma Mahkemesi'nin 10 Kasım 1966 tarihli bir kararı da aynı mahiyettedir ).
Sanık, uzun bir süredir yurt dışında işçi olarak çalışmaktadır. Bu süre zarfında eline geçen ve çalışmaya devam ettiği sürece geçecek olan para miktarı, özel arabasının oluşu ve aynı araba ile götürdüğü anlaşılan hediyelerin değeri gözönünde tutulduğunda; arabasında yakalanan esrarların yurt dışında satışından elde edilebilecek para miktarı çok düşük seviyede kalmaktadır. Bu miktar para için, kişiliği açıklanan sanığın "müebbet ağır hapis cezası" ile cezalandırılmasını gerektiren bir suç işlemeyi göze aldığını kabul etmek, olayları normal çerçevesi içinde değerlendiren bir düşünüş ve yorum tarzı sayılamaz.
Esasen esrar ihtal veya ihracı yoluyla para kazanmayı düşünen sanıkların, araçlarına yaptırdıkları özel bölmelerde veya başka yerlerde külliyetli miktarda esrar naklettikleri veya "eroin" gibi az miktarda satışından dahi büyük paralar kazanılan uyuşturucu maddeleri beraberinde götürmeyi tercih ettikleri bilinen bir gerçektir.
Objektif bir değerlendirişte: Esrar satışı ve ticareti yaptığı belirlenemeyen sanığın, suç konusu esrarı kendi ihtiyacında kullanmak üzere çalıştığı yere götürdüğünü kabulde zorunluluk bulunmaktadır. Esasen sanık, esrar kullandığını ve bu amaçla arabasına koyduğunu kabul etseydi, yukarıda açıklanan Ceza Genel Kurulu Kararı ışığında kendisine uygulanacak yasa hükmü, TCK.nun 404/2. maddesiydi. Sanık tüm cezalardan kurtulmak amacıyla "suç konusu esrarı arabasına başkaları tarafından konulmuş olabileceğini, kendisinin esrar kullanmadığını" ileri sürdü diye, sanığın TCK.403/1 - 2. maddesiyle cezalandırılmasına karar vermek, sanığın asıl eylemini değil, ikrarda bulunmamasını cezalandırmak anlamında bir uygulamaya yol açacağından kabul edilemez.
Yukarıda açıklanan ve itiraz yazısında belirtilen sair hususlar gözönünde tutulduğunda, C. Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, C. Başsavcılığı itirazının kabulü ile, Beşinci Ceza Dairesi'nin 5.5.1982 gün e 1363/1520 sayılı onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenle BOZULMASINA, depo parasının sanığa geri verilmesine, bozma nedeni ve sanığın tutuklanma tarihi gözönünde tutularak sanığın tahliyesine, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu değilse salıverilmesi hususunun mahalline telle bildirilmesi için C. Başsavcılığı'na müzakere yazılmasına, 28.6.1982 gününde üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2003/15291
K. 2003/19683
T. 10.10.2003
• EMEKLİ MAAŞINA KONAN HACİZ ( Borçlunun Şikayetinin İşçi Emeklisi Maaşına Konan Haczin Kanuna Aykırı Olduğu İddiasına Dayalı Olması )
• EMREDİCİ HUKUK KURALLARINA AYKIRI İŞLEMLER ( Yasanın Emredici Kurallarına Aykırı İşlemler için Şikayetin Süreye Tabi Olmaması )
• SÜRE ( Yasanın Emredici Kurallarına Aykırı İşlemler için Şikayetin Süreye Tabi Olmaması )
• ŞİKAYET ( Yasanın Emredici Kurallarına Aykırı İşlemler için Şikayetin Süreye Tabi Olmaması )
506/m.121
ÖZET: Borçlunun şikayeti, işçi emeklisi maaşına konan haczin 506 Sayılı Yasanın 121. maddesine aykırı olduğu iddiasına dayalıdır. Yasanın emredici bu kuralına aykırı işlemler için şikayet süreye tabi değildir.
DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :
KARAR : Borçlunun şikayeti, işçi emeklisi maaşına konan haczin 506 Sayılı Yasanın 121. maddesine aykırı olduğu iddiasına dayalıdır.Yasanın emredici bu kuralına aykırı işlemler için şikayet süreye tabi değildir. Mercice şikayetin esasının incelenmesi gerekirken süreaşımı yönünden şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.
SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 10.10.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-
T.C.
YARGITAY
Yirmibirinci Hukuk Dairesi
E: 2003/3861
K: 2003/4393
T: 8.5.2003
MADDİ MANEVİ TAZMİNAT
İŞ KAZASI SONUCU MALULİYET
ASIL İŞVERENİN ARACI (TAŞERON) İLE BİRLİKTE SORUMLULUĞU
SORUMLULUK ORANLARININ BELİRLENMESİ
ÖZET: iş kazası sonucu zarara uğrayan işçinin tazminat davası, asıl işveren veya kusurlu olduğu kabul edilen üçüncü kişilere yöneltilir. Aracı olarak nitelendirilen kişilerce işe alınan işçilerin uğrayacakları zarardan dolayı asıl işveren, aracı (taşeron) ile birlikte sorumlu olur.
Kazanın meydana gelmesindeki sorumluların ve sorumluluk oranlarının belirlenmesi için mahkemece, konusunda uzman bilirkişi heyetinden rapor alınmalıdır.
(506 s. SSK. m. 87)
(1475 s. İş K. m. 1/son, 73)
Davacı iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiş ise de varılan sonuç usul ve Yasa'ya uygun görülmemiştir.
Dava E... (E... Holding A.Ş.) bağlı U... Volfram işletmesindeki yükleme platformunun kesimi işinde çalışan davacının 3.7.1996 günü bir bağlantıyı kaynakla kestiği platformun düşmesi üzerine aşağıdaki köşebentlerden bir tanesinin gözüne isabet etmesi sonucu %50 maluliyetine neden olacak şekilde sağ gözünü kaybetmesi sonucu uğranılan maddi ve manevi zararın giderilmesi istemine ilişkindir.
Gerçekten bir iş kazası sonucu zarara uğrayan işçinin tazminat davası asıl işveren veya kusurlu olduğu kabul edilen 3. kişilere karşı yöneltilir. Kaldı ki, aracı olarak nitelendirilen kişilerce işe alınan işçilerin uğrayacakları zarardan dolayı asıl işverenin aracı (taşeron) ile birlikte sorumlu olacağı da 506 sayılı Kanun'un 87. maddesi gereğidir.
Somut olaydan kazanın meydana geldiği mahallin davalı E.... bağlı U.... Volfram Tesisleri Genel Müdürlüğü'ne ait hurda malzemesinin bulunduğu işyeri olduğu hususunda taraflar arasında çekişme yoktur. Bahsi geçen çelik hurdalar E... Yönetim Kurulunun 22.6.1995 gün 4506/20 ve 4.6.1996 gün ve 4544/29 sayılı kararları ile Makine ve Kimya Endüstrisi Hurdasan Hurda işletmeleri A.Ş. Genel Müdürlüğüne satılmış ve bu müdürlükte "hurda malzemeyi taşınabilir hale getirme işini" 15.8.1995 tarihli sözleşme ile M... Nakliyat Uluslararası A.Ş.'ye ihale etmiştir. Davacı işçi işi ihale ile alan taşeron M... Nakliyat işçisi olup kazada bahsi geçen işin yapımı sırasında meydana gelmiştir.
Davada çözümlenmesi gereken asıl sorun davalı Genel Müdürlük ile dava ihbar olunanların kazanın meydana gelmesindeki sorumluluk oranlarının belirlenmesinde yatmaktadır, işin yapıldığı yer E.... ait olup iş ve işyeri güvenliklerinin sağlanmasındaki sorumluluğun bu bağlamda kesilip kesilmediği hususu tereddütsüz ortaya konulmak gerekir. Diğer yandan işin yapımını devir alan MKE'nin davacının işverini olan taşeron M... Nakliyata işi devir etmesinde 1475 sayılı Kanun'un 1/son maddesindeki işveren aracı veya üst alt işveren biçimindeki ilişkinin sağlıklı bir şekilde ortaya konmasındaki zaruret de yatsınamaz. iş ve Sosyal güvenlik hukuku ve ilgili düzenlemeleri kural olarak kamu düzeniyle ilgili olduğu gerçeğini de dikkate alacak olursak, mahkemenin hükme esas aldığı 27.1.1999 tarihli kusur bilirkişi raporunun yukarıda açıklanan ilkelere uygun düşmediği ve son derece sağlıksız olduğu, bilimsel ve teknik verilere dayalı olmadığı sonucuna varmak gerekir.
Mahkemece yapılacak iş, kazanın oluşuna göre konusunda uzman iş güvenliği bilirkişi heyetine konuyu yeniden yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek, sorumluları ve sorumluluk oranlarını ayrıntılı biçimde ve tereddüte yer vermeyecek şekilde ortaya koyacak rapor almak, alınan rapor dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın ve özellikle inandırıcı güç ve nitelikte olmayan 1475 sayılı Kanun'un 1/son ve 73. maddelerinin öngördüğü koşulları içermeyen kusur raporunun hükme dayanak almak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve Yasa'ya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. Bozma gerekçesine göre başkaca bir hususun incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.
Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 8.5.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
Yirmibirinci Hukuk Dairesi
E: 2002/7988
K: 2002/9046
T: 24.10.2002
MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT
İŞVEREN-ARACI VEYA ÜST-ALT İŞVEREN
ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİ
· ÖZET: iş kazası sonucu zarara uğrayan işçinin tazminat davası, işveren veya kusurlu 3. kişilere karşı yöneltilir. Aracı kişilerce işe alınan işçilerin uğrayacakları zarardan dolayı işveren, aracı ile birlikte sorumlu olur.
Olayda çözümlenmesi gereken sorun, hukuki ilişkinin işveren-aracı veya üst-alt işveren biçiminde olup olmadığıdır. Birisin bütünüyle bir işverene devri durumunda veya anahtar teslimi biçiminde işin verilmesi halinde üst-alt işveren ilişkisi söz konusu olmaz.
(506 s. SSK. m. 87/2)
(1475 s. İ ş K. m. 1/son)
Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe maruz kalan işçinin uğramış olduğu maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davacının geçirdiği iş kazası nedeniyle kararda yazılı maddi ve manevi tazminatın davalılardan Ö... Gemi Inşaa San. ve Tic.Ltd.Şirketinden tahsiline, diğer davalı T.... Gemi Endüstri A.Ş. hakkındaki davanın reddine karar verilmiş ise de davalı T.... Gemi Endüstri A.Ş. hakkında eksik inceleme ve araştırma ile hüküm kurulmuştur.
Gerçekten, bir iş kazası sonucu zarara uğrayan işçinin tazminat davası, işveren veya kusurlu 3. kişilere karşı yöneltilir. Bundan başka, aracı olarak nitelendirilen kişilerce işe alınan işçilerin uğrayacakları zarardan dolayı asıl işverenin, aracı ile birlikte sorumlu olacağı 1475 sayılı Yasanın 1. maddesi gereğidir.
Dava konusu olayda çözümlenmesi gerekli sorun, davalı Ö... Gemi İnşaa San. ve Tic.Ltd.Şirketi ile davalı T.... Gemi Endüstrisi A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin işveren-aracı veya üst-alt işveren biçiminde olup olmadığıdır. 1475 sayılı iş Kanununun 1/son ve 506 sayılı SSK'nun 87/2. maddesindeki açıklamalar ışığında aracıdan (taşeron) söz edebilmek için öncelikle üst işveren ve bunun tarafından ortaya konulan bir iş olmalı ve görülmekte olan bu işin bölüm ve eklentilerinden bir iş alt işverene devredilmelidir. Buna karşın bir işin bütünüyle bir işverene devri durumunda veya anahtar teslimi denilen biçimde işin verilmesi durumunda artık üst-alt işveren ilişkisi söz konusu olamaz.
Somut olayda, davalılardan T.... Gemi Endüstri A.Ş. diğer davalı Ö... Gemi Inşaa San. ve Tic.Ltd.Şirketi ile aralarında düzenlenmiş bir taşeronluk sözleşmesinin mevcut olmadığını bildirmiştir. Bu durumda, kazaya konu tamiri yapılan Orkun isimli geminin sahibinin tanık sıfatıyla dinlenerek gemi tamiri işi için hangi davalıyla, ne şekilde bir sözleşme yaptığı hususunun ayrıntılı olarak açıklattırılması ayrıca elinde yazılı sözleşme varsa, ibrazının istenilmesi, davalı şirketlerin ana sözleşmelerinin ilgili ticaret sicili memurluğundan getirtilerek, faaliyet alanlarının açıkça belirlenmesi, gerekirse, mahallinde keşif yapılarak her iki davalı şirketin yaptıkları iş, yerinde tespit edilerek, davalı şirketler arasındaki hukuki ilişkinin, yukarıda tanımı yapıldığı şekilde, üst-alt işveren biçiminde olup olmadığının belirlenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın, soyut tanık anlatımları hükme dayanak alınmak suretiyle eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.10.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.
-